Tapınak Şövalyeleri ve Karanlık Güçler

Bu bilgiler ışığında, ülkemizi yönetmeye aday olan siyasi liderleri çok iyi tanımak zorundayız. Zira söz konusu Türk Milleti’nin son kalesi olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bekasıdır. Atatürk’ün dediği gibi; “Söz konusu vatan ise, gerisi teferruattır.”

Tapınak Şövalyeleri Kimdir?

Tapınak Şövalyeleri, 1119-1318 yılları arasında Hıristiyan Dünyası’nda çok önemli bir yer tutmuştur. Kuruluş amaçlarıyla, krallarla ilişkileriyle, Hıristiyanlığa yaptığı hizmetleriyle ve Haçlı Savaşları’ndaki gayretleriyle çoğu zaman takdirle karşılanmış, bir dönem sonunda da Kiliseden aforoz edilerek cezalandırılmıştır.

 

Kudüs’e haç vazifesini yapmaya giden Hıristiyan hacılar, eşkıyalar tarafından sürekli soyuluyor ve katlediliyordu. Fransız Hugues de Payen, Hıristiyan hacıları bu çileden kurtarmak için 1119 yılında seçkin dokuz şövalyeden oluşan bir gurup kurmuştur. Payen, dokuz kişilik gurubun Katolik Kilisesi tarafından tanınmasını talep etmiştir. Katolik Kilisesi ve Kudüs Kralı II. Baudouine, Tapınak Şövalyeleri’nin tarikat kimliği içinde faaliyet göstermelerine izin vererek, Müslümanlar tarafından ‘Zeytin Dağı’ diye bilinen bir dağda yerleşmelerine müsaade etmiştir. Mescid-i Aksa’nın ve Süleyman Tapınağı’nın burada olması nedeniyle ‘İsa’nın ve Süleyman Tapınağı’nın takipçileri’ unvanıyla faaliyetlerine başlamıştır.

 

İlk dönemler Kilise’nin ve halkın bağışlarıyla varlığını sürdürmeye çalışan Tapınak Şövalyeleri Tarikatı, kuruluş tarihinden sonra hızla büyümeye başlamış; sayılarını 20 bin civarına çıkarmıştır. Kendilerine ‘İsa’nın fakir askerleri ve Süleyman Tapınağı’nın koruyucuları’ olarak ifade eden Tapınak Şövalyeleri, bir yandan haçlı savaşlarına katılmış, diğer yandan da Ortadoğu Coğrafyası’nda özellikle Kudüs’te dini anlamda teşkilatlanmasını sürdürmüştür. Hıristiyan hacıların eşkıyalar tarafından soyulmasını önlemek için bugünkü bankacılık sistemine benzer bir sistem geliştirmiştir. Hıristiyan hacılara yolculuk esnasında para yerine çekler verilmiş; hacılar, Kudüs’te bu çekleri ilgililere göstererek paralarını almıştır. Böylece hacıların mal ve can güvenliği teminat altına alınmıştır.

 

Papa II. Innocentius, yayınladığı özel bir fermanla Tapınak Şövalyesi Tarikatı üyelerine geniş imkânlar sağlamıştır. Fermanın yayınlanmasıyla Şövalyeler, ülke sınırlarından rahatlıkla geçecek, vergiden muaf olacak ve papa dışında hiçbir otoriteye karşı sorumlu olmayacaktı. Papanın verdiği destekle Avrupalı soylular, Tapınak Şövalyesi Tarikatı’na para, arazi ve asker yardımı yapmıştır. Hıristiyan Dünyası’nın büyük desteğini alan Tapınak Şövalyeleri, Avrupa’nın ve Ortadoğu’nun bazı bölgelerinde kiliseler ve kaleler kurmuş; bankacılık sisteminin temellerini atmıştır. Sürekli güçlenen Tapınak Şövalyeleri, bu dönemde Kıbrıs Adası’nın denetimini ele geçirmiştir.

 

Tapınak Şövalyeleri Tarikatı; baş efendi, ihtiyar heyeti, mareşal, şeklinde teşkilatlanmıştır. Her yapı, kendi yetki ve sorumluluğu dâhilinde hareket ederek tarikatın sağlam bir biçimde varlığını sürdürmesine çalışmıştır. Tapınak Şövalyeleri Tarikatı; Kudüs Krallığı Komutanlığı, Kudüs Şehri Komutanlığı, Tripolis, Acer ve Antakya Komutanlığı, Kumaşçılar, Evler Komutanlığı, Şövalyeler Komutanlığı, Ast Mareşal, revir sorumluları, Beyaz Cübbeli şövalyeler, Acemiler ve Çavuşlar olarak bölgeleri denetleyecek ve yönetecek bir biçimde örgütlenmiştir. Her komutanlık ve onlara bağlı birimler kendilerine sağlanan yetkiler dâhilinde tarikatın yayılmasına ve güçlenmesine hizmet etmiştir.

 

Tapınak Şövalyeleri Tarikatı’nın başında daima Fransız asıllı bir şövalye bulunmuştur. Baş Şövalye, Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde ve kendi ülkesinde kendisine bağlı birer temsilci ve bu temsilcilere bağlı küçük guruplar oluşturarak tarikatın daha iyi yönetilmesini sağlamıştır. Tapınak Şövalyeleri’nin kuruluş felsefesi; yoksulluğu yok etmek, namusu korumak ve itaat yemini etmektir. Bu yönüyle Tapınak Şövalyeleri için keşiş benzetmesi yapmak mümkün görünmektedir.

 

Tapınak Şövalyeleri, Avrupa’da, Ortadoğu Coğrafyası’nda sistemli bir şekilde teşkilatlandıktan sonra, Batı’da tapınak evleri ve kardeşi evler inşa etmiştir. Dini hizmetlerin devam etmesi için bu evlerde toplanan bağış gelirleri Kudüs’e yollanmıştır. Tapınakçılar, tapınak evlerini ve kardeş evlerini Avrupa’nın büyük liman kentlerine kurmuştur. Bu nedenle ticaretin yapıldığı her yerde artık Tapınak Şövalyeleri Tarikatı vardı. Tapınak Şövalyeleri Tarikatı, üyelik sistemini geliştirerek daha fazla destek bulmayı amaçlamıştır. Bu sebeple; bağış yapıp üye olanlar, Tapınak Kilisesi’nde ayinlere katılma ve Tapınak Mezarlığı’na gömülme hakkına kavuşmuştur. Ayrıca Tarikat, emekli aylığı sistemini getirerek kimsesiz ve çaresiz üyelerine hayat garantisi de sağlamıştır.

 

Fransa’da 9 bin malikânesi bulunan Tapınak Şövalyeleri Tarikatı’nın İtalya’da, Almanya’da malikâneleri bulunuyordu. Ancak Almanya Teutoniç Şövalyelerinin egemenliği altındaydı. Aynı şekilde Tapınak Şövalyeleri Tarikatı’nın İber Yarımadası’nda, Calatrava’da, Santiago ve Alcantara’da da malikâneleri vardı; ama İspanyol ve Portekiz şövalyelerinin yanında pek önemi yoktu. O dönemde İngiltere Tapınağı’nın merkezi Londra Tapınağı idi. Penzance ve Bristol Kanalı’ındaki Lundy Adası’ndan Yorkshire ve Lincolnshir’e kadar şubeleri bulunuyordu.

 

Tapınak Şövalyeleri Tarikatı, geçen süreç içinde aldığı bağışlarla ve soyluların verdiği para, arazi ve asker sayesinde Avrupa’da ve Kutsal topraklarda yatırım yaparak zenginleşmişti. Haçlı seferleri dönemlerinde krallar Tapınak Şövalyeleri Tarikatı’ndan borç para alıyordu. Fransa Kralı IV. Philippe, Tapınak Şövalyeleri Tarikatı’ndan aldığı borcu ödemek istememiş; tarikat üyelerini kâfirlikle ve eşcinsellikle suçlayarak Papa V. Clemens’a bu tarikatı kapatmasını emretmişti. Oysa tarikat, doğrudan papaya ve kiliseye bağlıydı ve kralın böyle bir istekte bulunma hakkı yoktu. Papa, bir müddet direndiyse de kralın emrine uymak zorunda kalarak Tapınak Şövalyeleri Tarikatı’nı kapattığını ilan etmiştir. Papanın kararıyla kapatılan tarikatın tüm mal varlığına Kral IV. Philippe el koymuş; ülke genelinde tarikat üyesi avı başlatmıştır. 19 Mart 1314 tarihinde yakalanan bir kısım tarikat üyeleri önce kazıklara bağlanmış, sonra da yakılarak öldürülmüştür.

 

Guy de Lusingnan, krallığın başına geçtiğinde Selahaddin Eyyubi ile 6 yıllık bir saldırmazlık anlaşması imzalamıştı. Bu anlaşma, Tapınak Şövalyeleri’nin lideri olan Gerard de Ridefort’un, Mısır’a gitmekte olan bir ticaret kervanına saldırmasıyla bozulmuştur. Selahaddin Eyyubi’nin karşısına çıkan Guy de Lusingnan, 4 Temmuz 1187 yılında Hittin Savaşı’nda ağır bir yenilgiye uğramıştır. Selahaddin Eyyubi, mağlup kralın hayatını bağışlamıştır ancak; İslam’ın en büyük düşmanı olarak gördüğü Tapınakçı Şövalyeleri idam ettirmiştir. Selahaddin Eyyubi, bu zaferinin ardından Akka’yı ele geçirmiş, İbelinli Balian komutasındaki haçlı ordusunu yenerek Kudüs’ü 2 Ekim 1187 yılında teslim almıştır. Selahaddin Eyyubi, Balian’ın isteği üzerine halkın güvenli bir şekilde Hıristiyan adalarına geçmesine izin vermiştir.

 

Ortaçağ döneminden bugüne kadar, Tapınak Şövalyeleri’nin Masonlar ve Siyonistlerle ilişkilerinin olup olmadığı sürekli araştırılmıştır. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki; Tapınak Şövalyeleri, hem illiminati Örgütü’nün, hem masonluğun ve Siyonizm’in fikir babasıdır. Çünkü Tapınak Şövalyeleri ortaya çıktıktan bir dönem sonra Hıristiyanlığa hakaret etmiş, Kutsal Haç’a tükürmüş ve bu nedenle eşcinsel ve kâfir olmakla suçlanarak yakılmıştır. Kralın hışmından kurtulmak amacıyla yer altına çekilerek faaliyetlerini sürdürmüştür. Yer altında faaliyet göstermek esasen faaliyetlerini gizli sürdürmeyi ilke edinmiş olan masonluğun özel durumudur. Araştırmacılar, Tapınak Şövalyeleri’nin bu davranışlarını irdelerken; Yahudilerle olan irtibatını da göz önüne alarak; Tapınak Şövalyeleri’nin aslen Yahudi olduğunu iddia etmiştir. Araştırmacılar; Siyonistlerin, Mason Biraderler ve Illuminati Örgütü’nün fikirlerinin, tören yapma biçimlerinin, beyin yıkama metotlarının ve kullandığı simgelerin Tapınak Şövalyeleri ile aynı olduğunu tespit etmiştir.

 

21. Yüzyıla gelindiğinde; İlluminati Örgütü, Bilderberg, Masonizm ve Siyonizm pek çok ülkede legal ve illegal yollarla sistemli bir şekilde teşkilatlanarak; hedef ülkelerde kaos çıkarmaya, rejimleri değiştirmeye, yönetimleri ve sınırları belirlemeye ve enerji kaynaklarını ele geçirmeye başlamıştır. Daha açık bir ifadeyle; bu karanlık ve tehlikeli örgütler, hedef ülkeleri her yönüyle ele geçirmek amacındadır. Ne hazindir ki, ülkesinin bağımsız olduğunu zanneden pek çok millet, kendilerini yönetenlerin bu Yahudi örgütler tarafından işbaşına getirildiğinden habersiz yaşamaktadır. Şunu hatırlatmakta fayda vardır ki; Masonizm ve Siyonizm daima ulus devletleri düşman olarak görmüştür. Zira ulus devletlerin politikaları daima milli olmuştur. Milli Devletler, hiçbir zaman dış mihrakların yönlendirmesiyle devlet yönetmez ve iç işlerine bu dış mihrakları karıştırmaz.

 

Bu şer ittifakların farkında olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, iki kısım insandan nefret ederdi. Bunlardan biri dönmeler (Sebatay), ikincisi ise masonlardı. Masonlarla birlikte faaliyet gösteren İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Osmanlı İmparatorluğu’nu büyük bir felakete sürüklediğini biliyordu ve kökü dışarıda olan bu şer örgütlerin kapatılmasını istemişti. 1935 yılında İçişleri Bakanı Mason Şükrü Kaya’yı mason localarını kapatmakla görevlendirmiştir. Mason olan Şükrü Kaya, Kemal Atatürk’ün bu isteğine bir süre direndiyse de başarılı olamamış; mason localarının tamamını kapatmak zorunda kalmıştır.

 

Bahsi geçen bu karanlık şer örgütlerin nasıl bir mantıkla faaliyet gösterdiğini Ünlü Fransız düşünürü Roger Garaudy, şu sözlerle açıklamıştır: “Dindar Yahudilerin en önemli düşmanlarından biri, 19. yüzyılın ırkçı ve sömürgeci Avrupası’nda ortaya çıkan aşırı milliyetçi, ırkçı ve sömürgeci bir ideoloji olan Siyonizm idi. Batı’daki sömürgeci hareketleri ve milletlerin bir diğeriyle savaşmasını teşvik eden bu mantık, bir intihar mantığıdır. İsrail, her üç ilahi dinin temeli olan Hz. İbrahim’in inancına dönmediği müddetçe gerçek bir Ortadoğu barışının gerçekleşmesi veya İsrail’in geleceğinin güvence altına alınması mümkün değildir.” (Samizdat, June-1996)

Bu bilgiler ışığında, ülkemizi yönetmeye aday olan siyasi liderleri çok iyi tanımak zorundayız. Zira söz konusu Türk Milleti’nin son kalesi olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bekasıdır. Atatürk’ün dediği gibi; “Söz konusu vatan ise, gerisi teferruattır.”

 

08.05.2014

 

Yazar Hakkında

1960 yılında Kırıkkale’de doğdum. İlk ve ortaokulu Kırıkkale’de, liseyi de Ankara’da tamamladım. Üç çocuk babasıyım. Okumayı, araştırmayı, yorum ve eleştiri yapmayı severim. Bu birikimlerimden faydalanarak “Sanal Cinayet” ve” “Kristal Dünyalar” isimli iki eserim yayınlanmıştır. Eserlerimi okurken, usta bir yazarın kitaplarını okurken aldığınız hazzı alacak, ilginç olaylara şahit olacaksınız. Ortaokul ve lise yıllarımda oluşturduğum arşivimden ve günümüz teknolojisinden faydalanarak bu sitede makale yazmaya başladım. Amacım; makaleseverlere doğru bilgiye dayanan yazılar hazırlamaktır. Bilgi birikimlerimi kişisel dünya görüşümle harmanlayıp, okuyucusu ile buluşturmaktır. Okuyucularımdan beklentim şudur; yazdıklarımı beğenin veya beğenmeyin, lütfen yorum yapın, beğenip beğenmediğinizi belirtin. hepinize saygıları sunuyorum. E-Mail: atessbeyy@mynet.com

Allah’a emanet olunuz…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir