Home > Konular > Eğitim (genel) > Eğitim > oku-MA, yaz-MA, öğren-ME

oku-MA, yaz-MA, öğren-ME

Çocuklarımız okula başlamadan önce kalemi, kağıdı, defteri severken, her yere çizim yaparken; ne oldu da bunlardan soğudu? Dünya’nın en hızlı oku-MA, yaz-MA öğrenen milleti olmakla övünür, Dünya’nın en az okuyan milletleri arasında yer alırız. “OKUMA KİTABI” yazan ders kitaplarımız bize hangi mesajı veriyor Çocuklarımız neden okula, öğretmene ve derslere tepki gösteriyor?..

 

Okullar açıldı. Birinci sınıfa başlamak, çocukları ve onlar kadar da ailelerini çok heyecanlandırdı. Kimi çocuklar uyum haftası boyunca ağladı kimi çocuklar okula gelmek istemedi, kimileri de bunların hiçbirini yaşamadı.

 

Ekim ayına geldik ve birinci sınıfa başlayan öğrencilerimiz çizgi alıştırmalarını tamamlayıp “e” ,”l” sesleri ile ilgili alıştırma yapmaya başladılar. Bir taraftan da rakamları yazmaya başladılar. Bununla birlikte bazı veliler için de çileli bir eğitim yolculuğu başlamış oldu. Neden mi çileli:

Çocuğun ödevlerini yaptıracak, çocuğun sınıf içindeki durumunu takip edecek, bunları yaparken de kendi işlerini de yürütecek süper kahraman ebeveynlere dönüşmeleri gerekecek. Üstelik bu yoğunluk esnasında komşunun çocuğunun durumunu, akrabaların çocukların durumunu araştırıp kendi çocuğunun durumu ile karşılaştıracak ve analizlerde bulunacak. Hem süper kahraman ebeveyn olacak hem de öğretmen anne-baba olacak. Ne de olsa çocuğu okuma-yazma öğreniyor, sınıfın gerisinde kalmamalı ve tabi ki tembel olmamalı.

 

Bugünün başarılı çocuklarını yetiştirelim derken; geleceğin başarısız ihtiyarlarını yetiştiriyoruz.

Nasıl mı? Beklentiler altında ezilen, yoğun alıştırmalar ile bıktırılan bir eğitim-öğretim süreci sayesinde.  Çocuklarımız çevresel ve içsel etkilere göre öğrenme süreci yaşıyorlar.

 

Şöyle ki:

Öğrenme süreci “Dışsal Etkiler” ve “İçsel Etkiler” olmak üzere iki temel etki altında gerçekleşir.

 

Dışsal Etkiler

Klasik Koşullanma: Çocuğun küçükken yaşadığı hoş olmayan deneyimler, bilinçaltında yer eder ve  büyüme çağında kendilerini daha somut gösterebilir. Özellikle korku, endişe ve çekingenlik şeklinde. Özellikle oku- MA, yaz- MA öğrenirken deneyimlediği yaşantılar, çocuğun bilinç altına yerleşir ve onu bir daha kolay kolay terk etmez. Çocuk,  “Bir şeyin nasıl yapılacağından ziyade, nasıl yapılamayacağı” üzerine bir eğitim almaya başlar. Harfi dışına taşırma, kalemi yanlış tutma, defterin kenarını kırıştırma, bir birine çok yakın yazma, çirkin yazma, vb. bu liste uzar gider. Oysa pozitif bir dil kullanarak, yanlış olanı kırmızı ile işaretleyip çocuğun gözüne sokmak yerine, doğru olanı daha ön plana almak gerekir. Klasik koşullanma üzerine çocuklar ile yapılan bir çalışmada; bir çocuğa gayet şirin oyuncak bir köpek verilir. Doğal olarak çocuk onu çok sevip oynamak ister. Tam oynamak için elini uzattığı sırada, çocuğun olduğu ortama korkutucu köpek sesleri, havlamalar ve hırlama sesleri verilir. Çocuk korkup ağlar. Bu süreç birkaç defa daha tekrar edilir ve çocuk oyuncak köpek ile her oynamak istediğinde, seslerden korktuğu için ağlar.

 

Sıra ikinci aşamaya gelir. Çocuğa oyuncak köpek verilir ancak, o korkutucu köpek sesleri verilmez. Sonuç, o korkutucu ses olmamasına rağmen,  çocuk yine korkar ve ağlar. Ortamı değiştirirler ve aynı oyuncak köpek, çocuğa tekrar verilir. Çocuk yine korkar ve daha köpeği görür görmez ağlar. Hatta bu korku, tedbir alınmadığı takdirde, köpek korkusu olarak bilinç altına yapışır ve büyüdüğünde dahi köpeklerden korkan bir birey olur

 

Peki neden? Çünkü, çocuk ne zaman oyuncak köpek ile oynamak üzere uzansa korkutuldu ve artık korkmayı öğrendi. Artık şartlandı ve korkutucu ses olmasa hatta farklı ortam dahi olsa, oyuncak köpekten korktu. Oyuncak köpek onu rahatsız edici mesajlar veren bir objeye dönüştü ve yetişkin olduğunda bile ondan ayrılmayacak bir köpek fobisi gelişti.

 

Peki bu çocuğun yaşadığı durumun daha vahimini okulda ve evde çocuklarımız yaşamıyor mu? Birinci sınıfa başlayana kadar kalemi, boyama kitabını, defteri çok seven, onlar ile çizimler yapan, duvarları hatta kapı arkalarını bile çizim alanı olarak kullanan çocuklarımıza ne oldu da birinci sınıfa başlayınca çok sevdikleri kalemden, kağıttan ve kitaptan soğumaya başladılar?

 

Bu soruya cevap olacak bir başka soru daha: Çocuk, okulda öğretmeninden, evde anne-babasından en çok hangi konuda azar işitir, fırça yer, hoşlanmadığı tepkiler ile karşılaşır? Cevabı kısaca kalem, defter  ve kitap kullanımı ile ilgili konular yüzünden.

 

Şimdi yukarıdaki örneğe dönecek olursak oyuncak köpek ile korku yaşayan çocuk onunla oynamak ister mi? Peki sürekli ve düzenli bir şekilde kalem, defter ve kitap ile ilgili konularda olumsuz duygular yaşayan, istemediği tepkiler alan bir çocuk; kitabı, kalemi, yazmayı ve çizmeyi sever mi? Hayır. Çünkü çocuk artık koşullanmıştır.  Öğrenmek kötüdür, çünkü acı verir. Bu mesaj bilinçaltına yapışır ve çocukta içten içe eğitim-öğretim araçlarına, okula, öğretmene ve anne-babasına karşı bir tepki büyümeye başlar. Eğitimde önde giden ülkelerde okuma-yazma öğretimi süreci ile ülkemizde uygulanan oku- MA – yaz – MA süreci karşılaştırıldığında, yukarıdaki anlatıyı destekleyen bir sonuç çıkıyor karşımıza. Onlar okuma-yazma öğretimini uzun bir sürece yayıyorlar. Yaklaşık 2 senelik bir planlama yapıyorlar. Bu 2 senelik süreç esnasında çocukta okula, öğretmene, kitaba, deftere, kaleme karşı pozitif tutum geliştiriyorlar. Olumlu bir klasik koşullama yapıyorlar. Sonra da okuma-yazma öğretimi takvimini işletiyorlar.

 

Bizdeki duruma gelince; bakın Ekim ayına geldik ve çocuklarımız “e,l” sesini öğrendiler. (!) Ekim bittiğinde “a,t” seslerini de öğrenmiş olacak ve bu sesler ile kelime okuyup yazacaklar. “Ela Lale el ele.” Talat, atlet al.” Vb.  Görüldüğü üzere Dünya’nın en hızlı oku- MA, yaz- MA öğrenen milletleri arasında ön sıralardayız. Kasım ayında tüm sesleri bitirmiş olup en geç Aralık ayında oku- MA, yaz – MA öğreniyoruz. 29 x2 = 48 harfin yazılışını ve okunuşunu öğreniyoruz. Tabi bir de rakamların yazılışı-okunuşu ve karşılık geldikleri değerleri öğreniyoruz. Evet Dünya’nın en hızlı oku-MA, yaz-MA öğrenen milletleri arasındayız ve bu gurur verici.

 

Peki nasıl bu kadar hızlı oku- MA, yaz-MA öğrenen bir millet, Dünya ortalamasının çok altında kitap okur? Nasıl kitaptan, kalemden, kağıttan bu kadar uzak olur, bu kadar soğur? Cevabı sizin de tahmin ettiğiniz gibi klasik koşullanma. Daha birinci sınıf sıralarında nefret ettiriyoruz kalemden, kağıttan, kitaptan, okuldan. Evet sizin de elinize kitap almakta zorlanmanızın temel sebeplerinden bir tanesi, birinci sınıf sıralarında yaşadığınız yaşantılar. Bir düşünün daha birinci sınıftayken, öğretmeniniz ile anne-babanız ile hangi konularda sorun yaşadınız? Bu sorunun cevabı, sizin şimdi kitap okuma konusundaki isteksizliğinizin de cevabı. Bir ürünün kullanma kılavuzunu sonuna kadar okuyor muyuz, bir bankanın kart verirken size imzalattığı evrakı, iş yeri sözleşmesini, internet sitesine üye olurken onayladığınız üyelik sözleşmesini, cep telefonuna indirdiğiniz programların daha okumadan onayladığınız “izin onaylarını”… Bizim ders kitaplarımızın üzerinde bile “OKUMA KİTABI” yazıyor.

 

Sonuç:TÜİK, Türkiye’de okuma oranlarıyla ilgili raporunu açıkladı. Raporda, Türkiye’nin kitap okumada dünya ülkeleri arasında 86. sırada yer aldığı belirtildi. Araştırmada bireylerin kitap okuma süreleri de incelendi. Buna göre, Türkiye’de günde 6 saat televizyon izleyip, 3 saat internet kullanılırken kitap okumaya günde 1 dakika zaman ayrıldığı ortaya çıktı. Yılda 6 saat (günde bir dakika) kitap okuduklarını söyleyen katılımcılar, ihtiyaç listesinde 235. sırada yer veriyor.”

 

İngiltere ve Fransa ile aramızda uçurum var.

 

“2011 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığınca hazırlanan “Türkiye Okuma Kültürü Haritası”ndaki sonuçlara göre, Türkiye’de nüfusun %30’u okuma yazma bilmezken, düzenli kitap okuyanların oranı ise %0.01. Bu oranın değişmesi için eğitim kurumları ve sivil toplum kuruluşları özel projelerle halkı bilinçlendirmeye çağırıyor.

 

İngiltere ve Fransa’da düzenli kitap okuma alışkanlığı %21 iken, bu oranın Türkiye’de %0.01 olduğuna dikkat çeken Anabilim Eğitim Kurumları İcra Kurulu Başkanı Serkan Kılıç, “Anabilim Eğitim Kurumları olarak Anaokulundan-Lise dönemine kadar öğrencilerimize özel okuma saati uygulaması vererek bu bilinci aşılamak için elimizden geleni yapıyoruz. Öğretmenlerimizin kontrolü ile öğrencilerimiz güne okuma saati ile başlıyor. 20 dakikalık özel okuma saatinin ardından, günlük eğitimlerine devam ediyorlar. Bu çalışma sonucunda yaptığımız araştırmalarda gördük ki geçtiğimiz yıldan bu yana okulumuzda eğitim gören öğrencilerin düzenli kitap okuma alışkanlığı %15 den %21,5’lere çıktı. ” ifadelerini kullandı.

 

Okuma alışkanlığının çocuklar için önemi

Okuma alışkanlığının sağlıklı olması, en başta ebeveynlere bağlı. Okuma alışkanlığı, çocukların zihinsel, duygusal ve sosyal gelişiminde onlar için oldukça önemli. Sağlıklı olduğu takdirde okuma alışkanlığı, çocuğun hayal gücünü geliştiriyor, dil gelişimini doğrudan etkiliyor ve kendini ifade etmesinde ona destek oluyor. Ayrıca düzenli ve planlı olmayı öğretiyor.”

…….

Yazımın ikinci bölümü henüz devam ettiği için, daha sonra yayınlayacağım.

 

Nurullah DEMİR

Eğitim Danışmanı

nurullahdmir@gmail.com

 

Yazar Hakkında

1981 yılında K. Maraş’ta doğdu. ilk öğretimini yatılı okulda tamamladı. Afşin Süper Lisesi’ni bitirdikten sonra, Trakya Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği Bölümü’nü kazandı. 2004 ylında mezun olduktan sonra 6 yıl Ankara’da çeşitli kolejlerde sınıf öğretmeni, eğitim danışmanı olarak görev yaptı. 2010 yılından itibaren çalışmalarına İstanbul’da devam etmekte.TÜZDEV (Türkiye Üstün Zekalı ve Dahi Çocuklar Vakfı) kurucu üyesi ve aynı zamanda eğitim danışmanı olarak çalışmalarına devam ediyor. Buna ilaveten, Tekden Koleji’nde eğitim lideri.

 

Eğitim danışmanlığı, öğrenci koçluğu, veli eğitimi, öğretmen eğitimi, Üstün Zekalılar Eğitimi alanlarında çalışmalar yapmakta ve seminerler vermekte.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir