obilir > Konular > Edebiyat (genel) > Deneme > Eskimeyen Kitap: Hasretinden Prangalar Eskittim

Eskimeyen Kitap: Hasretinden Prangalar Eskittim

Ahmed Arif’in Hasretinden Prangalar Eskittim okur tarafından sahiplenilmiş bir şiir kitabı. Ahmed Arif’in yüreği, sesi, iç dünyası, haykırışları, serzenişleri ve daha birçok parçası bu eserde toplanmış…


Uzun zamandır şiir kitabı okumamıştım. Kitapçıda rafları karıştırırken Ahmed Arif ismine ilişti gözüm. Eşsiz Cem Karaca’nın “Töre” adlı albümünün kartoteksine bakarken söylediği iki şarkının yazarının Ahmed Arif olduğunu görmüştüm. Bunlar “Akşam Erken İner Mahpushaneye” ve “Otuz Üç Kurşun” idi. Bu şiirleri Cem Karaca üstat kendine özgü yorumuyla yorumlamış, nağmelere dökmüştü. Özellikle Otuz Üç Kurşun hem sözleriyle hem de nakaratının koro ile birlikte söylenmesiyle sıradışı bir parça olarak ilk dinleyişimde ilgimi çekmişti. Akşam Erken İner Mahpushaneye’yi ise dinledikçe sevmiştim. Bu düşüncelerle Arif’in “Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabına uzandı elim. Karaca’nın beslendiği kaynağı okumamak olmazdı.


Hasrettim Prangalar Eskittim’i karıştırınca çok meşhur bir şiir kitabı olduğunu gördüm. Elimde tuttuğum; baskı üstüne baskı yapmış, dört tane yayınevi değiştirmiş, yayımladığı günden beri okur tarafından sahiplenilmiş, belki de Türkiye’de şu ana kadar en çok basılmış ender şiir kitaplarından biri. Ahmed Arif’in yüreği, sesi, iç dünyası, haykırışları, serzenişleri, davaları ve daha birçok parçası bu usta işi yapıtta toplanmış.


Bu kitap ilk kez 1968’de Bilgi Yayınevi tarafından basılır. Daha sonra, sırasıyla, Cem Yayınevi ve Everest Yayınları kitabı basar. Şu anda telif hakları Metis Yayınları’nın elinde.

Piyasa fiyatı yüksek olsa da gayet kaliteli bir baskı ile okurlara sunmuş Metis Yayınları. Kapak, diğer yayınevlerinin ürettiği kapaklara göre daha güzel ve özel.


Kitap 181 sayfadan oluşuyor. İlk baskısına göre çok daha genişletilmiş. Çünkü içinde Veysel Öngören’in Arif ile söyleşisi; Cemal Süreya, Metin Demirtaş ve Adnan Binyazar’ın Arif’in şiiri ile ilgili kapsamlı fikirleri; Nedret Gürcan ile Yılmaz Gruda’nın Arif’a adadığı şiirleri; kızı Filinta Önal’ın yazdığı önsözden öğrendiğimize göre Arif’in kitabına almadığı şiirleri bulunmakta. Dolayısıyla gayet doyurucu bir eserle karşı karşıyayız. Yalnızca şiirleri olsaydı, eminim, bu kadar memnun kalmazdım, ancak onun şiiri hakkında başka değerli ustaların ne düşündüğünü öğrenmek bu kitabı daha da çekici kılan bir unsur.


Kitap görünürde 181 sayfalık. Gelgelelim, şiirlerin bulunduğu sayfaların üçte biri dolu, üçte ikisi boş. Bu kitap taş çatlasa 100 sayfa olur. Bu sadece Metis ile ilgili bir durum değil. Nedense şiir kitaplarını her yayınevi bu şekilde basıyor. Fiyatını yüksek tutma çabasından olsa gerek! Çünkü sayfa sayısını arttırdıkları ölçüde okurun harcayacağı para da artacak. Yoksa yayınevleri de mi vahşi kapitalizmin nimetlerinden (!) yararlanmak kurnazlığını akıl etti? Kâr hırsı mı sizi bu hâle getirdi? Şiir kitabı hep bu şekilde basılır diye bir kural mı var acaba? Kâğıt israf ediyorsunuz boşuna. En azından üçte ikisini bari doldursana! Yazık değil mi doğaya?


Neyse… Bu zahirî eleştirileri saklı tutup dönelim yapıta. Ahmed Arif’in manzumelerini okurken ne kadar da kendine özgü bir sanatçı olduğunu düşündüm. Yöresel kelimeler kullanıp şiiri halkın diline yakınlaştırması, şiirin genel anlayışına uygun olan kafiye arayışına önem vermemesine rağmen okunduğunda kulak tırmalamayan şiirler döktürebilme mahareti, aşılamayan şair Nâzım Hikmet gibi vurguyu ve duraksamayı şiirinin önemli bir unsuru hâline getirmesi, sözcüklerin çağrıştırdıklarını sonuna kadar kullanıp okurun hayal gücünü zorlaması zihnimizde Arif’i sık rastlanmayan, görmeye alışık olmadığımız bir yere oturtuyor.


Şair, şiirinde günlük hayatta pek rastlamadığımız birçok sözcük kullanıyor. Bunlardan bazılarını sıralayalım: ağıyor, yivlerinde, zula, hikâyet, konca, fak, pusatsız, duldasız, gürzü, yediboğum, seglâvi, bıçkılanmış. Şair ayrıca, yöresel ağzı da kullanmayı tercih ediyor. Sözgelimi, asi yerine ası, buğday yerine buğda, hain yerine hayın sözcüklerini görüyoruz şiirlerinde. Sokaktaki Türkçeyi şiirlerine yansıtıyor diyebilmemiz mümkün. Halk ağzını şiirlerine ustalıkla işliyor.


Arif’in şiirleri kolay anlaşılır değil. Birçok şey üstü kapalı anlatılıyor. Arif, başından geçen olayları öyle bir anlatıyor ki okurun o olayı anlaması için şairin özgeçmişini öğrenmesi gerekiyor. Zaten kitapta şair hakkında birkaç yazı ve şairle yapılan bir söyleşi yer almasaydı şiirleri anlamak epey zorlaşacaktı. Şiirleri; acılar, dertler, sıkıntılar, öfkeler, az da olsa sevinçler, umutlar ile yoğrulmuş. Bunların anlamı, Arif’in çektiklerini okuyunca daha bir berraklaşıyor. Örneğin, Adnan Binyazar’ın cımbızla çektiğim bir cümlesi var: “Tam şiirin büyülü yoluna koyulduğu yaşlarda bir delikanlıyı al, rutubetli mahzenlerde çürüt, kişiliğini altüst et, sonra ondan ‘öfkesiz’ şiir bekle!” (s. 181)


Şair ilki 1950’de, ikincisi ise 1952’de olmak üzere iki kez tutuklanır. Şairin “sol” görüşlü olduğu bellidir. Kızıl avına çıkan ABD yanlısı iktidarlar ona da hiç acımamıştır. Nâzım Hikmet’in akıbetine uğrar. Adnan Binyazar’ın dediği gibi, çürütülmüştür. Gençliğinin baharında çok feci işkencelerle tanıştığını tahmin etmek zor değil. Ki emperyalizme kin kustuğu bir şiirinde “Uzmandı cellatlar / Ve hinoğlu hin. / Akım kabloları, kıskaçlarıyla / Bilenmiş azıları ve hınçlarıyla, / Buyruğunda gangster emperyalizmin. / Gene de yıkamadılar, sökemediler / Ve bozguna uğradılar sonunda / Karşısında çırılçıplak yüreğin” (s. 141) dizelerini haykırmıştır sonsuza. O yüzden öfkeli şiir yazması normaldir acılı şairin. Anormal olandır zaten bunca acıyı yüreğinde taşıyan şairin çiçekten böcekten dem vurmasını beklemek. Acıyı tâ iliklerine kadar hisseden kendisiyken bir başkasının onun hakkında hüküm vermesi ne kadar aşağılık bir durumdur!


Amerika’nın köpeği (Deyişi Anadolu’nun dervişi Nihat Genç’ten alıyorum.) olduğumuzdan beri solcular çareyi Amerikan emperyalizme kesinkes karşı çıkmakta bulmuşlar ve iktidarlar Amerika’ya boyun eğdikçe vatanlarına karşı olan sevgilerini -vatanı savunma içgüdüsünü tâ derinlerde duyumsayarak- mücadeleyle pekiştirmişlerdir. Bu mücadelede çoğu zaman yenik düşmüşler; hapislere atılmışlar, çürütülmüşler, bezdirilmişlerdir. Demokles’in kılıcı hep solcuların üzerinde sallanmıştır. Halk ozanı Ahmed Arif de solcuların çektiği bu ızdıraplardan payını almıştır. Hapislerde yatması, çürütülmesine rağmen vatan sevgisi bir gram eksilmemiştir kalbinden. Şu dizelerde vatan sevgisinin yüreğinden taştığı görülür şairin: “Ne alnımızda bir ayıp / Ne koltuk altında / Saklı haçımız. / Biz bu halkı sevdik / Ve bu ülkeyi. / İşte bağışlanmaz / Korkunç suçumuz…” (s. 147)


Veysel Öngören ile söyleşisinde gençliğinde Orhan Veli gibi şiir yazmanın moda olduğunu söyleyen şair; Orhan Veli gibi eften püften şiirler yazanların yolundan gitmediğini, bu yolu doğru bulmadığını belirtiyor. Geçliğinde edebiyat öğretmenine beğendirmek için süslü mısralar karalamış, ancak sonradan o mısraların şiir olmayacak kadar değersiz olduğuna inanmış. Gerçek şiirin bu kadar kolay yazılmaması, buna yaşayış tarzı ve dünya görüşünü de katmak gerektiğini düşünmüş. Şiirini günün modası olan etkilere kapamış: “Göbeğimi kendim kestim ve kasaba minnet etmedim.” (s. 171)


Hasretinden Prangalar Eskittim; çektiği acıları şiirlere döken, doğuyu batıya anlatan doğulu bir ozanın oksijenini gerçek hayattan alan bir şaheseridir. Böyle bir ozanın 64 yıllık ömrüne tek bir şiir kitabı sığdırmasının sebebini veya sebeplerini bilmiyorum ama, Hasretinden Prangalar Eskittim ile şiirseverlere yetkin bir yapıt bıraktığı muhakkak.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir