Ehliyet mi, Liyakat mi?

Devletleri oluşturan en önemli unsur hiç kuşkusuz kendi milletleridir. Milletler ve devletler, bir denge içinde olabildiği müddetçe varlıklarını sürdürebilirler. Bu dengeler; hak, ehliyet, adalet, güven, samimiyet, bir-ik ve hoşgörüden oluşmaktadır. Toplumları ve devletleri ayakta tutan bu denge unsurlarından bir veya birkaçı arızalanırsa, toplumlarda bir takım rahatsızlıklar baş gösterir. Örneğin: Hırsızlık, dolandırıcılık, uyuşturucu bağımlılığı, rüşvet, hizipçilik, iltimas ve cinayet gibi olumsuzluklar ülkelerin düzenini temelden sarsan olaylardır. Böyle bir toplum yapısında mal, can ve namus emniyetinden kesinlikle bahsedilemez…

 

Ehliyet mi, liyakat mi?

Siyasi Analiz:

Devletleri oluşturan en önemli unsur hiç kuşkusuz kendi milletleridir. Milletler ve devletler, bir denge içinde olabildiği müddetçe varlıklarını sürdürebilirler. Bu dengeler; hak, ehliyet, adalet, güven, samimiyet, birlik ve hoşgörüden oluşmaktadır. Toplumları ve devletleri ayakta tutan bu denge unsurlarından bir veya birkaçı arızalanırsa, toplumlarda bir takım rahatsızlıklar baş gösterir. Örneğin: Hırsızlık, dolandırıcılık, uyuşturucu bağımlılığı, rüşvet, hizipçilik, iltimas ve cinayet gibi olumsuzluklar ülkelerin düzenini temelden sarsan olaylardır. Böyle bir toplum yapısında mal, can ve namus emniyetinden kesinlikle bahsedilemez. Bu olumsuzluklar, devleti de içine çeken bir anafor olarak görülmelidir. Bu durumda hükümetler, bu hadiseleri tehlikenin ayak sesleri olarak görüp, bu ve benzeri olumsuzlukları besleyen faktörleri tespit edip, ortadan kaldırılmak zorundadır.

 

Devletleri ve milletleri ayakta tutan temel denge unsurları, kamu ve özel sektörlerde de arızalanmaya başlamış ise, devletlerin ve milletlerin ahlaki ve iktisadi yönden kalkınması asla mümkün olamaz. Yani usulünce çalmak, usulünce vergi kaçırmak, usulünce rüşvet alıp, vermek ve yine usulünce zimmete para geçirmek olağan bir hâl almış ise, o kurumlarla birlikte devletler de temelden (ahlaken) çürümüş demektir.

 

Devlet kurumlarının birincil amacı kamu hizmeti yapmaktır. Asla kâr amacı gütmezler. Oysa özel sektörlerin birincil amacı kâr etmektir. Özel sektörleri idare edenler, branşlarına uygun bir strateji belirleyip, ticaret yaparlar: Tekstilciler tekstil alanında, tarım sektöründe faaliyet yapmak isteyenler tarım alanına, hayvancılık sektöründe faaliyet yapmak isteyenler hayvancılığa, madencilik sektöründe faaliyet yapmak isteyenler madenciliğe, gıda sektöründe faaliyet yapmak isteyenler gıdaya, teknoloji sektöründe faaliyet yapmak isteyenler de teknolojiye yatırım yaparlar. Böylece özel sektörler, ürettikleri ürünlerini yurt içinde ve yurt dışında pazarlayarak ülke ekonomisine katkı sağlarlar. Bir yıllık çalışma sonucunda düşük kâr elde edilmiş ise, bu durum özel sektör için başarı olarak kabul edilmez. Çünkü özel sektörler için esas olan kazanmak, çok kazanmak ve daha çok kazanmaktır. Bu sebeple özel sektörler, başarıyı yakalayabilmek için departmanlarında çalıştırdıkları elemanlarının eğitimli, deneyimli, yaratıcı ve girişken olmasına dikkat ederler.

 

Bilindiği gibi ülkemizde küçük, orta ve büyük ölçekli özel sektörler faaliyet göstermektedir. Bir kısım özel sektörler, ticaret kanununun boşluklarından faydalanarak yıllık vergilerini düşük göstermekte, çalışanlarının maaşlarını zamanında ödememektedir. Bu anlayışla faaliyetlerini sürdüren özel sektörler, yüksek kâr elde etmektedir. Bu ticari zihniyetle faaliyetlerini sürdüren girişimcilere; “günümüzde en iyi muhasebeci kimdir?” diye sorulsa, şüphesiz cevap şu şekilde olacaktır; “ticaret kanununun boşluklarından faydalanarak (hileli yollardan) şirketin vergi yükünü hafifleterek veya şartlara göre şirketin iflas ettiğini (hileli yollardan) ibraz ederek patronunun yüzünü güldürmeyi, cebini doldurmayı başaran muhasebeci en iyi muhasebecidir.” Bu tür muhasebeciler gerçekten mesleğinin ‘piri’ olabilirler ancak asla ‘dürüst’ bir muhasebeci olamazlar. Zira onlar, sadece patronlarının menfaatlerini düşünürler, asla devletin ve milletin menfaatlerini düşünmezler. Bu tür kişiler, ‘liyakat’ anlayışına göre işbasına getirilirler. Liyakat; “Bir kimsenin kendisine iş verilmeye uygunluk, yaraşırlık durumudur.” Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde ‘liyakat’ aynen böyle izah edilmiştir. Günümüzde görüyoruz ki pek çok şirket, muhasebecisini, müdürünü, pazarlamacısını kendi isteklerini aynen yerine getirebilecek ‘liyakatli’ kişilerden seçmektedir. Bu hâl, ‘liyakat’in Türkiye’de egemen olduğunun acı bir gerçeğidir. ‘Liyakat’ egemenliği, ülkemizi her yıl milyonlarca lira veya dolar zarara uğratmaktadır. Bu zararlar, şu veya bu şekilde insanların cebine yansımakta; dolayısıyla insanların bütçesinin daralmasına neden olmaktadır.

 

Ülkeyi yöneten hükümetler, özel sektörleri kendi sektörleri gibi görüp, idare etmeye kalkarsa, ülke büyük bir felakete sürüklenir. Bunun en acı örneğini Türk milleti olarak defalarca gördük ve yasadık. ‘Soma’ faciası, inşaat sektöründe meydana gelen asansör kazaları ve daha niceleri örnek olarak gösterilebilir. Zira yaşadığımız facialardan sonra ortaya çıkan bilirkişi raporlarına göre madenlerde tedbirsizlik ayyuka çıkmıştır. Bu ve benzeri özel sektörleri çalıştıranların hükümete yakın işadamları olduğunu gördük. Devlet ihalesini kazanan bu işadamları, ‘kazanmak, çok kazanmak, daha çok kazanmak’ uğruna yüzlerce madencimizi maden ocağına gömmüştür! Hükümete yakın işadamlarının devlete ‘kömür’ diye yüzlerce ton ‘taş’ sattığı da medyaya yansımıştı. Bu vahim durum, hükümet eliyle devlet gelirlerinin bir avuç yandaş işadamına peşkeş çekildiğini net olarak ortaya koymaktadır. Oturup, düşünmek lazım! Hükümet, ihaleye katılan işadamlarının yeterliliğine, güvenirliliğine ve önceki işlerine (referans) bakmadan devlet ihalelerinin kapılarını sonuna kadar açmıştır. Netice ortada. Yüzlerce maden kazası ve yüzlerce işçi ölümü! Havuz medyasının yüzlerce yalan ve taraflı haberleri ortalığa saçılmaktadır: Medyanın ve basının başına getirilenler, yine hükümete yakınlığı ile bilinen sözde işadamlarıdır. Onlar, her ne olursa olsun, hükümeti aklamak, paklamak ve haklı göstermek üzere kurgulanmış; paralar ceplerine bu nedenle doldurulmuştur. Bu tarihi hakikat asla inkâr edilememiştir.

 

Türkiye artık ‘liyakat’ anlayışına göre yönetilemez. Çünkü liyakat’ anlayışıyla işbaşına getirilenler, kendilerini işbasına getirenlerin tutsağıdır; özgür iradesi ile hareket edemez ve karar alamazlar. Bu nedenle ‘liyakat’ anlayışının yerine ‘ehliyet’ anlayışı egemen kılınmalıdır. O zaman, yerinden oynayan denge unsurları birer birer yerine oturacak: Ülkemizde huzur, güven, emniyet, adalet, samimiyet ve hoşgörü hâkim olacaktır: ‘Ehliyet’ anlayışı ile işbaşına gelenler, ‘liyakat’ sahibi kişiler gibi tepeden inme olmadıklarından hiç kimsenin de tutsağı olamazlar. Çünkü onlar işlerinin uzmanıdırlar. Yapacakları iş konusunda yeterli bilgiye, tecrübeye ve donanıma sahiptirler ve üstlendikleri işleri taşeron şirketlere devretmezler.

 

Ülkemizde kasabın berberlik, berberin de kasaplık yapmasını istemiyor isek; ‘ehliyet’ anlayışını mutlaka ülkemizde hakim kılmalıyız. AKP hükümetinin 13 yıllık icraatına baktığımızda, kasabın eline ustura, berberin eline de satır tutuşturduğunu görebiliriz!

Bazı örneklerle konuyu pekiştirelim:

a-) İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı olarak faaliyet gösteren Şehir Tiyatroları Genel Müdürlüğü’ne İETT’de yöneticilik yapmış olan Şevket Demirkaya atanmıştır: Basına ve medyaya ‘zabıta müdürü’ olarak yansıyan bu şahıs, tiyatro eğitimi almadığı için işinin ehli değildir. Dolayısıyla tiyatro adına herhangi bir katkısı da olamaz. Yıllarca Şehir Tiyatrolarının başında bulunan usta tiyatrocunun yöneticilikten alınması, yerine bir zabıtanın getirilmesi tiyatroya, milletimize ve devletimize ne faydası olacaktır? Bu zihniyet ile mi Türkiye kalkınacak? Bu zihniyet ile mi Türkiye ‘Yeni Türkiye’ olacak?

b-) Hakkâri Devlet Hastanesi’nde işçilik yapan Fikret Orakçı, Kanser Şube Müdürlüğü’ne; hastabakıcı Senar Hatim’de üniversiteye genel sekreter olarak atanmıştır! Araştırmacı Yazar Saygı Öztürk, bu skandal atamaları Türkiye gündemine taşıyarak insanlarımızı bilgilendirmiştir: Burada oturup düşünmek gerekmez mi? Bir işçi hangi akıl ve mantık ile bir üniversitenin şube müdürlüğüne getirilebilir ki? Bir üniversiteye genel sekreter olmak için okumamak ve işçi (hastabakıcı) olmak mı gerekiyordu? Öyle ise insanlar neden üniversite okuyor? Üniversiteyi bitirenler bile bir üniversiteye kolayca genel sekreter olamıyor? Genel sekreterliğe devşirilmiş bir kişinin fakülteye ne gibi faydası olacak? Hangi bilimsel faaliyetlerin öncülüğünü yapacak? Üniversite hocaları bu devşirme genel sekreter ile bilimsel çalışmalarını nasıl yürütecek? Türkiye, bu zihniyetle mi çağ atlayacak. ‘Yeni Türkiye’ dedikleri galiba bu olsa gerek!

c-) Ankara Hayvanat Bahçesi Müdürü Mustafa Sancar, geçtiğimiz yıl, TÜBİTAK’ın önemli birimlerinden olan Cahit Arf Bilgi Merkezi’nin basına getirilmiştir: Yeniden oturup düşünme zamanı! Bir hayvan müdürü, TÜBİTAK gibi bir bilimsel kuruluşun başına getirilmiş! Bu hayvanat bahçesi müdürünün eğitim seviyesi nedir? Bilim adına hangi çalışmaları yapmıştır? Hayvan müdürünün taşıdığı özellikler TÜBİTAK’ı yönetmeye yeterli midir? Türkiye’yi 13 yıldır bir şirket mantığı ile yöneten beyler, sizlere sesleniyorum! TÜBİTAK gibi bir bilim kuruluşunun başına pırıl pırıl bir bilim adamıyakışır; hayvanların bakımından ve eğitiminden sorumlu bir hayvan müdürü değil! Bir hayvan müdürünü bir bilim merkezinin basına getirirseniz, yolladığınız bir dijital veriyi çözecek eleman bulamazsınız. Nitekim öyle de olmuştur. Bir hafta önce hükümet, bir dijital veriyi çözümlenmesi için TÜBİTAK’a yollamıştı. TÜBİTAK Başkanı, bu dijital veriyi çözümleyecek kaliteli elemanlarının olmadığını söyleyerek, veriyi iade etmek zorunda kalmıştı.

d-) Hakkari’ye Terörist Vali Ataması:

31.11.2014 tarihinde, Hakkari eski belediye başkanlarından 1966 doğumlu, lise mezunu Kazım Kurt, terör örgütüne üye olmaktan yargılanmış ve üç yıl hapse mahkum olmuştu. Bu terörist, Şubat 2013 yılında cezaevinden çıkmış ve KCK tarafından Hakkari Valisi olarak atanmıştır! Bu durum karşısında daha fazla düşünmemiz gerekiyor. Zira bu ülkede T.C. Devleti’ni yöneten bir hükümet var ve atamaları bizzat bu hükümet yapmaktadır. Bir ilimizin valisini bizzat PKK Terör Örgütü atıyor ise, hiç kimse kusura bakmasın o ilimizde devlet yok demektir. Ya da hükümet o bölgelerimizi PKK’ya teslim etmiş demektir. Bu gerçeği tersinden de okusak, düzünden de okusak sonuç değişmeyecektir. Fiilen bir bölünmüşlük söz konusudur; bu bölünmüşlük resmîleşmek üzeredir! Türkiye’yi yönettiğini zanneden muhteremler! Gelinen nokta sizleri mutlu ediyorsa sorun yok! Beyler, yaptığınız absürt atamalarla Türkiye’nin ve tüm kurumlarımızın enerjisini heba ediyorsunuz. Kurumlarımızın, iktisadi teşekküllerimizin ve insanlarımızın kimyasını bozduğunuzun farkında değil misiniz?

 

Yukarıda da belirtildiği gibi; bir toplumun devleti ile bir denge içerisinde olabilmesi için denge unsurlarının arızalanmaması gerekir. Denge unsurlarından bir veya birkaçı arızalanırsa devlet ve toplum düzeni alt-üst olur. Onlarca örnek arasından seçip paylaştığım örnekler ile bunu anlamaya çalıstım.

 

Tuhaf olan sudur ki; ülkemizi halen yönetmeye çalışan hükümetin elindeki tek koz ‘din’ söylemidir. Dine saygılı ve bağlı olduklarını kamuoyuna aşılayabilmek için yıllarca türbana yapıştılar; türban üzerinden siyaset yaptılar. Bu durumda kendilerini ‘dindar’ olarak tanımlayan beylere soralım; mademki dini emirler sizler için çok önemli, neden İslam dininin emirlerine ve hadislerine riayet etmiyorsunuz? İslam dini, “işi ehline emanet ediniz” buyurmuyor mu? Dindar yöneticiler, Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’in şu mesajına lütfedip kulak verin: “Allah size mutlaka emanetleri (işleri) ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle davranmanızı emreder.” (Nisa: 58) Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz de bir hadis-i şeriflerinde söyle buyurmuştur: “Emanet zayi edildiğinde kıyametin kopmasını bekleyiniz” Resulullah’ın bu sözü üzerine sahabeler; ”Ya Resulullah, emanetin zayi edilmesi nasıl olur?” Resulullah cevaben der ki; “Görev, ehlinden başkasına verildiği zaman kıyameti bekleyin.” (Buhari)

 

Bu ülke, bin bir zorlukla kazanılmıştır. Bu ülke bize ne tombaladan çıkmıştır, ne de milli piyangodan. Bu vatanın her bir karış toprağından şüheda fışkırmaktadır. Kurtuluş Savası döneminde Haçlı dünyası, Müslüman Türklere baş eğdirememişti. Gazi Mustafa Kemal Paşa, silah arkadaşları ve savaşçı Mehmetçikleriyle yedi düvele haddini bildirmiş, emperyalist haçlı ittifakını Anadolu topraklarına gömmüştü. Türkiye’yi yönettiğini iddia eden beyler! BOP’a Es başkanlık yapmakla gurur duyanlar! Sizler, bu ülkenin ve bu ülke insanının verdiği imkânlarla ‘Uçan Saraylarda’ saltanat sürmektesiniz. Türk milleti, ülkemizi daha çağdaş, daha müreffeh yapmanız için; eğitimde, bilimde, teknolojide, tarımda ve hayvancılıkta çağı yakalamanız için sizleri yönetici yaptı! Hıristiyan-Batı dünyasının projelerine hizmet etmeniz için değil! Hıristiyan dünyasına hizmet ettiğiniz için sizler ‘ehil’ olamıyorsunuz. Sizler inandığınız dine aykırı davranarak Müslümanların yüreğini kanatıyorsunuz. Sizler, Müslümanları ağlatırken, Hıristiyan haçlı dünyasını mutlu ettiğinizin bilmem farkında mısınız? Beyler! 13 yıllık yönetiminizde, millet olarak aklımızı karıştırdınız, ironi politikalarınızla aklımızla alay ettiniz. Absürt açılımlarla Türkiye’yi bölünmenin esiğine getirdiniz. Ülkemizi tehlikeli limanlara doğru sürüklediniz ve bu tehlikeli gidisin adına ‘Yeni Türkiye’ dediniz! Sizler ehil değilsiniz. Sizler bu işi beceremediniz, elinize yüzünüze bulaştırdınız. Türkiye ve 11 bin yıllık sanlı ve şerefli bir geçmişi olan Büyük Türk Milleti gömleği size göre değildir! Bu gömleği hak edecek pek çok ehil yöneticilerimiz bulunmaktadır. Vakti zamanı geldiğinde güzel ülkemizi onlar yönetecek ve bozduğunuz devlet-millet dengesini yeniden inşa edecektir. O günler pek yakındır.

05.04.2015

 

Yazar Hakkında

1960 yılında Kırıkkale’de doğdum. İlk ve ortaokulu Kırıkkale’de, liseyi de Ankara’da tamamladım. Üç çocuk babasıyım. Okumayı, araştırmayı, yorum ve eleştiri yapmayı severim. Bu birikimlerimden faydalanarak “Sanal Cinayet” ve” “Kristal Dünyalar” isimli iki eserim yayınlanmıştır. Eserlerimi okurken, usta bir yazarın kitaplarını okurken aldığınız hazzı alacak, ilginç olaylara şahit olacaksınız. Ortaokul ve lise yıllarımda oluşturduğum arşivimden ve günümüz teknolojisinden faydalanarak bu sitede makale yazmaya başladım. Amacım; makaleseverlere doğru bilgiye dayanan yazılar hazırlamaktır. Bilgi birikimlerimi kişisel dünya görüşümle harmanlayıp, okuyucusu ile buluşturmaktır. Okuyucularımdan beklentim şudur; yazdıklarımı beğenin veya beğenmeyin, lütfen yorum yapın, beğenip beğenmediğinizi belirtin. hepinize saygıları sunuyorum. E-Mail: atessbeyy@mynet.com

Allah’a emanet olunuz…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir