Olmasaydı Kadın Olur muydu Adın?

Geçmişten günümüze gelen düşünsel kronolojide, yakın tarihimizde kadına değer veren Mustafa Kemal’in ‘Olmasaydı Kadın olur muydu adın?’ ifadesinden, olumsuz tavırları sürdüren zihniyetin anlayacağı çok şey vardır. Bu yazıda değineceğim asıl konu; teknolojik değişimden ziyade, bireylerin (kadın –erkek) toplumdaki yerini, konumunu; yukarıda saydığımız faktörlerin nasıl etkilediği, nasıl şekillendirdiği, hangi faktörün, kadın erkek ayrımı yarattığı, konum itibariyle hangi bireyin hangi koşullardan etkilenerek bir hegemonya oluşturduğudur..

Düşünsel Kronolojide Kadının Yeri

Tarihten günümüze gelen süreçte bilgi birikimin doğurmuş olduğu sonuçlar, toplumları; kültürel, sosyolojik, bilimsel ve ekonomik yönden önemli değişikliklere uğratmıştır. Bu yazıda değineceğim asıl konu; teknolojik değişimden ziyade, bireylerin (kadın –erkek) toplumdaki yerini, konumunu; yukarıda saydığımız faktörlerin nasıl etkilediği,  nasıl şekillendirdiği, hangi faktörün, kadın erkek ayrımı yarattığı, konum itibariyle hangi bireyin hangi koşullardan etkilenerek bir hegemonya oluşturduğudur. (doğrudan ya da dolaylı olarak)

Ataerkil ya da Anaerkil diye adlandırdığımız toplumsal yapının, kadına ve erkeğe biçtiği rollerle isimlendirildiği açıktır. İlkçağlarda insanların avcılık ve toplayıcılık ile yaşamlarını sürdürdüklerini biliyoruz. Avcılığın ve toplayıcılığın fiziksel bir kuvvet gerektirdiği, bu durumda da erkeğin fiziksel olarak kadından daha kuvvetli olması, bu toplumlarda erkeğin ön plana çıktığını, kadının üretkenlikten uzak, tüketici bir konumda olduğunu göstermektedir. Bu durum şimdilerde bile bize dolaylı olarak aşılanmaya çalışılmaktadır, erkek hegemonyasının baskın olduğunu, bir elinde kalın tahta sopayı tuttuğu, diğer elinin ise, kadının saçını tutarak sürüklediği karikatürü hepimiz görmüşüzdür.

Ortaçağa baktığımızda ise; Avrupa’da Roma ve Yunan dönemlerinde kadın cinsel bir obje olarak kullanılmıştır. Yenilik, gelişim diye adlandırdığımız Reform- Rönesans hareketlerinde bile kadının yeri, konumu, birey olarak değer görmemiş. Fransız mahkemelerince alınan karara göre; kadının tanımı: “insandır, fakat erkeğe hizmet için yaratılmıştır.” gibi aşağılayıcı bir tanımla karşılaşmaktayız.

Arap yarım adasındaysa kız çocuklarının diri diri gömüldüğü tarihsel bir gerçektir, İslam dininin gelmesiyle bu vahşet son bulsa da, kadının bir birey olarak yer edinmesi tam anlamıyla sağlanamamıştır. Örneğin; boşanma hakkının sadece erkeğe verilmesi gibi…

Tarihsel kronolojiye baktığımızda yukarıda da bahsettiğimiz gibi birikimlerin; insanoğlunu (insanoğlu bile erkeksi bir kavram) hangi konumlara getirdiğini, teknolojik açıdan yakın bir tarih de dahi hayal edilemeyecek olguları geliştirdiğini, bulunduğumuz zamanda görmekteyiz. Bu nesnesel gelişimlerin yanında, hürriyet, insan hakları, bireylerin toplumdaki eşitliği gibi kavramlarda tarihsel kronolojideki birikimler sonucu oluşsa da, nesnel olan gelişmelerin yanında yok denecek kadar ilerleyememiştir.

Hukuksal olarak ya da İlahi Dinlerce de belirtilen eşitlik ilkesi maalesef tüm bireyler tarafından hala algılanamamıştır. Son yıllarda kadına uygulanan şiddet olaylarına sıkça rast gelmekteyiz. Şiddeti uyguluma gereği gören erkek hegemonyası, bu durumu; kadının şeçme, kendi başına karar verme gibi en tabii haklarını savunmasını benimseyememesinden, karar verme yetisinin sadece kendisine ait olduğunu sanmasından kaynaklanmaktadır.

Özgürce, diğer bireylerin haklarına zarar vermeyecek şekilde düşünüp karar verme kadar doğal bir şey olamaz. Peki, bu karar verme durumlarını farklılaştıran olgular neler olabilir? Erkek düşünce yapısının ağır basma sebepleri neler olabilir? Bu durumlar birçok örnekle açıklanabilir, bana göre önemli olan birkaç durum; ekonomi, toplumların kültürel yapısı ve insanın düşünsel kronolojiye ayak uyduramayıp, bilinçlenme sürecinden uzaklaştırılmaya çalıştırılmasıdır. Tabi burada bilinçlenme olgusunun zayıflığını konu itibariyle sadece erkeğe bağlamak yanlış olacaktır, kadınlarında bu süreçten etkilendiği görülmektedir, buradaki sınıflandırma erkek ya da kadın bireyleri tamamen kapsamamaktadır.

Günümüzde boşanmaların hızla arttığı bilinen bir gerçektir. Peki, bu boşanma hallerinin gerekçeleri her zaman her çift de haklı sebeplerle mi gerçekleşmektedir? Öncelikle değinilecek önemli nokta boşanma isteminin özgür bir hak olduğudur. Son yıllarda kadına şiddet eğiliminin artmasındaki sebep boşanma konusudur, haberlerde sıkça duyduğumuz, gazetelerde okuduğumuz “ kocasından boşanmak isteyen kadın öldürüldü… Dayak yedi…” gibi durumlardır.

Haklı ya da haksız, sebepli ya da sebepsiz ne olursa olsun bir tarafın boşanma istemi birey olarak en tabi hakkıdır. Yasalarla da açıkça belirtilmiştir ancak; şiddete maruz kalan kadının boşanma istemi zaten açıktır, fiziksel ya da psikolojik olarak zarar gören kadının bu durumlara maruz kalmasını engellemek için yapacağı ilk hamleler o kişiden fiili olarak uzaklaşmak ve hukuksal bağını koparmak istemesidir. Şiddete maruz kalan kadınların sosyolojik yapısına baktığımızda ise ağılıklı olarak, ekonomik özgürlüğünü kazanamamış kişilerden oluşmaktadır.

Sanırım bu durum erkek düşünce yapısında “ bu evi besleyen benim, benim sayemde hayatını sürdürüyor” gibi düşünmesini ve bu olguların kadın üzerinde hak sahibi olacağını doğuruyor. Materyaller üzerine şekillenen duygulardan uzak kurulan bu sistem de bu düşüncelerin beslenmesine zemin hazırlıyor.

“Fight Clup” filmini izleyenler şu söylemi hatırlayacaklardır; “ biz ne büyük buhranı ne de büyük savaşı yaşadık, çağımızın sorunu televizyon, popülizm ve tüketim çılgınlığıdır.” Buradan yola çıkarak boşanma sebeplerinin haklı gerekçelerinin yanında (şiddet, hakaret vs.) düşünsel yapımızın duygulardan uzaklaşarak materyalist bir kavrama bürünmesidir. Boşanma gerekçeleri olarak ekonomik duruma el atacak olursak, birçok durumun bunu tetiklediğini görebiliriz. Ortalama her on yılda Dünya çapında olan ekonomik krizin, ana sebepleri arz ve talep dengesinin bozulmasından kaynaklanmaktadır.

Üretim fazlalığının karşılığında bu fazlalığının yerini bulamaması arz talep dengesini bozmaktadır. Çağımızın reklam anlayışı hep tüketim, ve hep daha fazlasını aşıladığı için bizi doyumsuz bir noktaya getirmektedir. Dünyada herkese yetecek kadar insan ihtiyaçlarını karşılayacak ürünler mevcuttur ama bu mevcut olan ürünlerin eşit bir şekilde dağıtılmayışı, o ürünlerden yoksun kalan bireyleri olumsuz bir şekilde etkilemektedir. Düşünsenize, en basitinden barındığımız evlerin oluşumları nelerden meydana gelmektedir, doğada tonlarca bulunan kumun, toprağın şekillenmesinden ibaret değil midir?

Peki, hangi olgu doğada bulunan bu tonlarca maddeleri şekillendirip, sahip olma hakkını kazandırmaktadır. Evsiz kalan binlerce insana, tonlarca bulunan maddeleri şekillendirip barınma hakkı kazandırmak çok mu zordur?  İşte ekonomik bir sonucun karşılığı olarak elde edilen bir barınağın, bilinçaltına yerleşerek erkek hegemonyasında nasıl yer edindiği açıktır.

Çünkü ekonomik getiriyi sağlayan genellikle erkektir, bunun sonucu olarak o getiriyle barınma olanağını erkek sağlamaktadır, kadının bu önemli olguda katkısının olmayışı erkeği (kendilerince) üstün kılmaktadır. Bu ekonomik olguları fazlasıyla örneklendirmek mümkündür, buradaki ana tema bu durumun erkeğe dolaylı olarak hegemonya sağlamasıdır.

Çağımızdaki boşanma sebeplerinden bir diğeri de televizyonla beslenen popülizmdir.
En basitinden Futbolun bir oyundan çok, iddialaşma, bağırarak küfür ederek deşarj olma gibi görülmesi, tüm bireyler için geçerli olmasa da, çoğunluğu olumsuz etkilemektedir. Futbolu seyrederken bağıran, olumsuz bir pozisyon karşılığında küfür eden futboldan anlamayan düşünce yapıları, aile içinde bir sorun olduğunda o sorunu bağırarak, küfür ederek çözme pratiğini kazanmış olmaz mı?

Televizyonlarda izlenen yüzlerce dizilerde; dönen entrikalar, aldatmalar, reyting uğruna kadının cinselliğini ön plana çıkaran durumlar, erkeğe aldatma, kadına cinsel bir obje gibi yaklaşma düşüncesi aşılamamakta mıdır?

Geçmişten günümüze gelen düşünsel kronolojide, yakın tarihimizde kadına değer veren Mustafa Kemal’in ‘Olmasaydı Kadın olur muydu adın?’ ifadesinden, olumsuz tavırları sürdüren zihniyetin anlayacağı çok şey vardır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir