obilir > Konular > Toplum > Politika > Benim, Senin, Onun ve Bizim Meselelerimiz

Benim, Senin, Onun ve Bizim Meselelerimiz

Bana kalırsa Türkiye’nin doğusunda veya güneydoğusunda yaşayan çoğu insan için hayat evreleri iki basamaktan oluşuyor. İş bulmak ve çalışmak. Çalışmak diyorum, çünkü iş bulan çoğu kişi de daha sonra maaşı verilmediğinden ya da maaşı çok az ödediğinden dolayı çalışmak istemiyor. Mavi gökyüzüne uçmak için henüz kanatları gelişmemiş bir kuş yavrusu bile yükseklerde bulunmayı hayal ederken, Hakkarili bir çocuğun daha bir mavi gökyüzü bile yok…

Biz inancımız gereği bu dünyaya bir defa geliriz. (tabi reenkarnasyona inananlar dışında, hani Cem Yılmaz anlatıyor ya!) Hayatı üç aşamada farklı olarak birer kez yaşama imkanına sahibiz, çocukluk, gençlik ve yaşlılık. Aynı bir günün; seher vakti (çocukluk), öğle (gençlik) ve akşam (yaşlılık) gibi… İnsanlar seher vakti ve akşam vakti kendi işlerini yapabilmeleri için aydınlatıcı bir maddeye ihtiyaç duyarlar. Yapımız gereği ne yazık ki çocuklukta ve yaşlılıkta biz de sürekli bakıma, ilgilenmeye muhtacız. Genelde yüreğimiz buruk buruk olur sevinçten birileri bize ilgi duyunca bu çocukluk ve yaşlılık evresinde. Aslında bu iki evrenin arasındaki göze çarpan en büyük fark yaştır ve geri kalan çoğu özellikleri aynıdır. Gençlik dönemi ise hayatın en çok tat aldığımız dönemidir.  Bu dönemde yeni çıkan bir filmi daha iyi anlar, bir kitabı daha dikkatli okur veya bir tiyatroda oyuncuların karakterlerini daha iyi kavrarız.

 

Bana kalırsa Türkiye’nin doğusunda veya güneydoğusunda yaşayan çoğu insan için hayat evreleri iki basamaktan oluşuyor. İş bulmak ve çalışmak…  Çalışmak diyorum, çünkü iş bulan çoğu kişi de daha sonra  maaşı  verilmediğinden ya da maaşı çok az ödediğinden dolayı çalışmak istemiyor. Zaten esnaf olanların çoğu kendi iş yerine çocuklarını (neredeyse her babanın da beş- altı çocuğu oluyor) veya başka bir yakınını işe alıyor. Her ailenin de iş kuracak durumu yok, peki geri kalan ne olacak? Hadi köydeki insan çiftçilik yaparak geçimini sağlayabiliyor ama şehirdekinin öyle bir şansı da yok. Zaten çoğunun geleceğe dönük bir umudu da pek olmuyor. Umudu olmayan bir insanın yarını da olmuyor maalesef.

 

Mavi gökyüzüne uçmak için henüz kanatları gelişmemiş bir kuş yavrusu bile yükseklerde bulunmayı hayal ederken, Hakkarili bir çocuğun daha bir mavi gökyüzü bile yok. Çoğu boşlukta sallanıyor, çarşıdan eve, evden çarşıya. Hatta çoğu insan, evi ile şehir merkezi arasında kaç adım olduğunu bile biliyor, çünkü aynı gün içinde defalarca aynı yoldan gelip-gidiyor, cebinde servise binmek için verecek parası da yok.

Boşlukta sallanan bir insanı, bir tarafa yönlendirmek, bunları kendi emelleri için kullandırmak, su içmek için elindeki dolu su bardağını ağzına götürmek kadar kolaydır. Zaten hep böyle olmuyor mu? Oradaki insanları şu veya bu amaç uğruna birileri kullanmıyorlar mı?

Bir taraftan biz kardeşiz deyip arkadan bu coğrafyanın milletini kandıranlar, öbür taraftan biz ayrıyız deyip birine kendi amaçlarını gerçekleştirmek için birilerini vurduranlar.  Yüce Yaradan’ın verdiği cana kıymak bu kadar kolay oldu mu acaba herkesin Müslüman bildiği bir ülkede? Heyhat! Hani “Yaratılanı severiz yaratandan ötürü” sözü nerde kaldı!

Bunun en büyük sorumlusu kuşkusuz  devlet büyükleridir. Peki, bunun nedeni neden devlet büyükleri oluyor? Müsaadenizle açıklayayım. Bakın, başa gelen her devlet adamı reklamını yapmak için ilk önce Hakkari’ye gelmek ister. Neden? Çünkü kendileri de biliyorlar Hakkari’de durumların iyi olmadığını, sürekli çatışmaların yaşandığını… İşte bu nedenle Hakkari halkının huzurlu olmadığını düşünür ve memleketin en uç köşesi olduğunu bildiği için gelmek ister. Ama kimse ben oradaki halkımın sorunlarını daya iyi anlamak ve bu sorunları bir çözüme kavuşturmak için gidiyorum düşüncesiyle gelmiyor maalesef.

 

Bakın 1997’te Süleyman Demirel Hakkari’ye geldiğinde şapkasını sağ elinden havaya kaldırıp Hakkari’ye baraj yapacağına dair söz verdi sözü havada uçtu gitti. Ama milyon dolar harcayıp Isparta’da hava alanı yaptırdı ve sürekli hizmet vermemesine rağmen orada bulunan personellere ve malzemelere yine Hakkari’de iki fabrika kuracak kadar para harcandı. Zaten komşu illeri olan Denizli ve Konya’da havaalanı var, o kadar acil miydi buraya havaalanı yaptırmak?

Bugün eğer Hakkari’ye bir, iki fabrika veya baraj yapılmış olsaydı eğer, Hakkari’de işsiz insan kalmayacak, kimse boşlukta sallanmayacak ve başkalarının da oyunlarına kanmayacak, sokakta taş atan çocuk bulamayacaktı. Aynı şekilde Abdullah Gül’de Hakkari’ye geldiği gibi bir vaat vermeden geri döndü ne yazık ki. Geçenlerde Cemil Çiçek diyor ki, “ Biz Afrika’daki insanlara bile Türkçe öğrettik ama bir Hakkariliye öğretemedik”. Fakat tutup da şunu diyemiyor  “Biz Afrika’ya bile hizmet götürdük ama Hakkari’ye bir devlet hizmetini götürmedik.

 

Şimdi benim kafamda soru işaretleri kalıyor ve diyorum ki, acaba burada bir oryantalizm söz konusu olabilir mi? AKP’nin Türkiye’de çok büyük işler başardığını, Türkiye’yi ne kadar dünya devletleri içinde başarıya taşıdığını, benim gibi yurt dışında yaşayanlar ve gerçekten realist olanların bunu daha iyi anlayabildiklerinden eminim. Ama bir yandan dünyada sayılı devletlerden biri olmayı çalışırken, öbür yandan kendi iç meselelerini arka sıraya atmak kalıcı bir başarıyı getiremez. Üç kıtaya hakim olan Osmanlının yıkılma sebeplerinin en büyüğü çözemediği iç meselesi olmuştur.

 

Mesela çok merak ediyorum Sn. Recep Tayip Erdoğan’ın meclisteki konuşmasını. Bakın ne diyor “…Çaldıranda Yavuz Sultan Selim’in ordusunda birbirine kardeş olan biz değil miydik? Yemen’de, Çanakkale’de, Sarıkamış’ta vatan topraklarını birlikte savunan, birlikte şehit olan, gazi olan biz değil miydik? Cumhuriyeti kuran biz değil miydik? Fuzuli’nin şiirleri nasıl ruhumuza hitap ediyorsa, Ahmedi Xani’nin şiirleri aynı şekilde bizi duygulandırmıyor mu? Nejat Ertaş, “Gönül Dağı” dediği zaman her birimizin tüyleri ürperiyor, aynı şekilde Şıvan Perver, “Halepçe, Hazal” dediğinde gönül dünyamızın derinliklerine dalıyoruz. Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaşı Veli, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal bu toprağın mayasını yoğururken, Cudu’nin, Munzur’un eteklerinde dolaşan denkbejler (halk ozanları) de aynı topraklarda aynı kardeşlik mayasını attılar…” (http://www.youtube.com/watch?v=StKzRlPB6zg, bakmak isteyenler için.)

 

Şimdi Sn. Recep Tayip Erdoğan’a şunu sormak istiyorum; her sene ülkenin değişik yerlerinde düzenlenen törenlerde Yunus Emre veya Mevlana adına ödül verilirken (ki çok güzel bir şey) peki neden hiç kimseye Ahmed-i Xani adına veya bu topraklara kardeşlik mayası atmış herhangi bir denkbej adına bir ödül veremiyor? Veya bir Türkçe Olimpiyatında bu topraklara kardeşlik mayasını atan ozanlar adına ödül dağıtılırken, neden bir Denkbej adına kimseye ödül verilmiyor? Evet, “İnsan yaptığı şeydir, söylediği değil” sözü tam buraya laiktir.

 

Not: bu yazıyı yazarken her hangi birine karşı olan kin ve nefretten değil de, sadece realist olmak ve sizinle paylaşmak istedim. Teşekkür ederim… Berfin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir