Home > Konular > Edebiyat (genel) > Deneme > Münevver: Aşkla Yoğrulmuş Siyasal Münakaşalar Romanı

Münevver: Aşkla Yoğrulmuş Siyasal Münakaşalar Romanı

Özakıncı Neveser’in devamı niteliğindeki bu yapıtında ulus devlet düşmanlarına, diriltilmeye çalışılan yeni Osmanlıcılığa karşı argümanlarını savunuyor…


 

Kitaplarını okumaktan zevk duyduğum Cengiz Özakıncı’yı takip etmeye devam ediyorum. Yazarın elimde bütün kitapları var 1995’te basılan  “Nomos ve Aydın” dâhil. “Münevver: Arkadaş” yazarın ikinci kez okuduğum kitaplarından biri. 2011’de kaleme aldığım bu yazıyı, kitabı Aralık 2014’te tekrar okuyunca gözden geçirip yeniledim. Bazı cümleleri eksilttim, bazı cümleler ekledim. Gereksiz tekrarlardan kaçındım, durulaştırmaya özen gösterdim. Ama genel olarak yazının omurgasına dokunmadım.

 

Münevver 128 sayfalık, Neveser’in devamı niteliğinde bir roman. Münevver’den sonra, onun devamı niteliğinde, Derin Yahudi gelmekte. Yazarla kişisel görüşmelerimden birinde bu serinin artacağını öğrendim. Yoldakileri merakla bekliyorum. Yazarın edebî eserleri olarak nitelendireceğimiz bu eserler bildiğimiz romanlara benzemiyor yine de. Gerçekle kurgu iç içe bu eserlerde. Yazar çoğu yerde bilgiler veriyor, ama bilgileri kurgunun içine dağıtıyor. Bu üslup bana yabancı gelmemişti. Erol Toy’un yıllar önce okuduğum  İmparator,  Gözbağı  ve  Kördüğüm eserlerindeki gerçekçiliği Özakıncı’da da bulduğumda bu tarz romanları sevdiğimi anladım. Bazıları bir romanın içinde bu kadar bilgiyi can sıkıcı bulabilir, fakat ben böyle eserleri daha bir ilgiyle okuyorum. Hem kurguyla hayal kuruyorum, hem de o konuda yeni bilgiler ediniyorum. Bir taşla iki kuş vuruyorum böylelikle. Çünkü bilgiye aç bir insan olduğum için sadece hayal dünyamı genişleten kitapları okumak yetersiz geliyor bana artık. Dünyada bunca olay olurken sırf kurguya dalmak; dünyada yaşanan olaylardan, dönen dolaplardan bihaber yaşamak benim gibi bir okura uygun değil. Beynimizi boş şeylerle değil de bilgiyle doldursak daha iyi olur, değil mi? Ama yine de hiç roman okumam demiyorum tabii ki. Güzel romanları elbette okurum. Ama ağırlıklı olarak bilgi içeren kitapları okumayı tercih ettiğimi belirteyim.

 

Yazar her zamanki gibi duru ve sade bir dil kullanmış. Yine Arapça ve Farsça kelimeler değil de Türkçe kelimler kullanmaya özen göstermiş. Ama bir yerinde laf-ı güzaf (boş söz) diye bir Farsça tamlama kullandığı görülüyor. Ancak onu kendi değil başka bir karaktere söylettiriyor. Dolayısıyla bu kullanım yazarın Türkçe dışındaki kelimelere karşı olduğu savını değiştirmez, diye düşünüyorum. (Zaten “Dünden Bugüne Türklerde Dil ve Din” kitabında niçin Türkçe dışındaki kelimelere karşı olduğunu açıklıyor.) İnternet yerine “bilgiağı” sözcüğünü kullanmış, mesaj yerine “ileti”yi tercih etmiş. Yazarın dildeki bu çabasına saygı duymakla beraber Türkçeyi özleştireceğim derken kısırlaştırmanın yanlış olacağını düşünüyorum. Dilimize yabancı dillerden girmiş, fakat Türkçeye mal olmuş veya Türkçeleşmiş diyebileceğimiz sözcüklerin kullanılması Türkçeyi yaralamaz, tersine dilimizi zenginleştirir ve sözcük dağarcığımızın genişlemesini sağlar. Zaten biz yabancı dillerden gelen ve Türkçenin yapısına uymayan sözcükleri bu yapıya uydurarak alıyoruz. (Şu harften sonra şu gelmez, büyük ünlü uyumu, küçük ünlü uyumu gibi tartışmaları bir kenara bırakıyorum.) Mesela, üniversite kelimesinin orijinali university’dir. Biz onu üniversite olarak yazıp Türkçeye uydurmuşuz. Türkçeleşti işte, fena mı oldu?

 

Özakıncı Münevver’de genelde “Amerika’nın Irak’ı işgali” konusunu işliyor. “Euro-Dolar Savaşı”nda işlediği konunun temelini burada atıyor. Örneğin, William Clark’ın ABD medyasında sansürlenen yazısına Münevver’de kısaca değiniyor. Euro-Dolar Savaşı’nda ise Clark’ın o yazısının tam metnini veriyor bize.

 

Bu kitabın da başkarakteri Özakıncı’nın bizatihi kendisi. Kendinden bahsederken birinci tekil şahıs ağzını kullanıyor. Zaten birinci tekil şahıs kullandığı için de yazarın hangi düşünceleri savunduğunu, hangi bakış açılarının peşinden gittiğini, hangi yazarların karşısında durduğunu seçebiliyorsunuz kolaylıkla. Bilinçli bir okur, yazarın hangi tarafta durduğunu görebiliyor.

 

Sıkı bir ulusalcı ve Atatürkçü olan yazar, bir roman eşliğinde Amerika’nın Irak’ı işgalinin altında yatan sebepleri araştırıyor. Amerika’nın “üflesen yıkılacak” denli ekonomisi kötü olan Irak’a niye girdiğini sorguluyor. Bunun medyada gösterildiği gibi sadece petrolle ilgili olduğuna inanmıyor. Bunun biraz daha derinine indiğinde savaşın sebebinin Irak’ın petrolü dolarla satmaktan vazgeçip avroyla satması olduğu sonucuna varıyor. Clark’ın yazısı ona bu konuda rehber oluyor.

 

Kendisinin nasıl bir yazar olduğundan da satır aralarında bahsediyor. Örneğin, tam zıt düşüncelere sahip Bayan Pipo’ya “romantik bir Atatürkçü” olmadığını anlatıyor. Atatürk’ün katılmadığı görüşlerinin de olduğunu; onu tanrılaştırmadığını, putlaştırmadığını belirtiyor. Onu topluma dinsizmiş gibi aşılamanın doğru olmadığını düşünüyor. Tanrı’ya inanıp inanmamasını Tanrı ile onun arasındaki bir mesele olduğunu, günahın olup olmadığına Tanrı’nın karar vereceğini ifade ediyor.

 

Yazar, Münevver’le tanışıyor “roman ötesi” diyeceğimiz bu eserde. Önceki eserdeki Neveser’in ismi bu kitapta da geçiyor. Yazar Neveser ile beraberliğine devam ediyor. Ama araya bir “kara kedi” giriyor. O da kitabın isminde geçen Münevver. Münevver ile yazar bir barda tanışıyor. İkisinin tanışmalarına vesile olan ortak noktaları çok ilginç: İkisinin de sevgilileriyle aralarının limoni olması bu insanların tanışmalarını sağlıyor. Arkadaşlarıyla birlikte oturan Münevver’in masasına katılıyor başkarakter. O masada entelektüel bir sohbet başlıyor Özakıncı sayesinde. Özakıncı; Alev Alatlı, Orhan Pamuk, Ahmet Altan, Aytunç Altındal isimli yazarları beğenerek okuyan Bayan Pipo ile atışıyor. Bu yazarları savunan kişiye göre hilafet kurumunu tekrar Türkiye’nin başına getirmek bizi eski, Osmanlı zamanındaki, günlere döndürecek ve böylece daha güçlü olacağız. ABD bize bu rolü veriyor, biz bunu reddetmekle hata ediyoruz. Bayan Pipo’ya göre ulusalcılığın, ulus devletlerin modası geçti. Ulusalcılığın artık eskisi gibi savunulacak bir yanı olmadığını söyleyen bu bayan şunları dile getiriyor: “(…) Siyasi tavırlı yazarlar, şu ya da bu biçimde arkalarını bir güce dayarlar. Bugün devlet katında, ne ordu, ne hükümet, ne istihbarat sizinle aynı görüşte. Ne tavanda yandaşınız kaldı, ne tabanda! Dünyada bile sırtınızı dayayabileceğiniz güç kalmıyor gitgide. ‘Küresel Efendi’ dedikleriniz ulus devletlerin gırtlağına öyle bir çöktü ki, devletler halklarını alıştıra alıştıra, kendi kendilerini tasfiye etmeye başladılar artık. Yahu siz böyle ulus devlet diye atıp tutarken, neyinize güveniyorsunuz Allah aşkına?” (s. 109) Özakıncı’nın cevabı Bayan Pipo’yu şaşırtıyor: “(…) Sağlam bir güce dayanmasam, böyle atıp tutabilir miyim? Ama gizlidir, öyle ulu orta her yerde söylenmez. (…) Allah! (…) Bütün devletlerden daha derin, bütün hükümetlerden daha güçlü (…) en güçlü istihbarat örgütleri, CIA’lar, MOSSAD’lar solda sıfır kalır Allah’ın yanında.” (s. 110) “Atatürkçüler ateist olur bilirdim ben.” diyerek mukabele eden Bayan Pipo’ya Özakıncı şu cevabı veriyor: “O Hakk’tır. Hakk O’dur. (…) Ben yalnız Yaradan’a sığınırım düşünürken, konuşurken, yazarken.”

 

Özakıncı ile Bayan Pipo’nun fikir çatışmalarını okuyunca kitabın yazarı hakkında fikir sahibi oluyorsunuz. Onun düşüncelerini, davasının ne olduğunu, neyi savunduğunu, kimlere karşı olduğunu açık bir şekilde öğreniyorsunuz.

 

Münevver, ruhunu gerçek hayattan aldığı için okur yaşanmış her olayı gerçek sanabilir. Nitekim Derin Yahudi’yi okurken buna benzer bir kanı oluşmuştu bende. Bundan dolayı çok heyecanlanmış, meraka kapılmış, merakımı gidermek için daha kitabı bitirmeden telefona davranıp aramıştım Münevver’in sahibini. Yazar bir tiyatro sahnesinden örnek vererek yanıtlamıştı sorumu. Tiyatro sahnesindeki dekor gerçektir, ancak oyuncular rol yaparlar. Oyuncular ne kadar iyi rol yaparlarsa o kadar inandırıcı olur. Buna benzer şeyler söylemişti. Ne kadar farklı ve değerli bir yazarla tanıştığımı anlamıştım bir kez daha. Gerçekten de böyle yazan aydınlara az rastlanır. Münevver’de de Derin Yahudi ve Neveser’in sahiciliği var.

 

Yazarın çok dikkat çektiği, birkaç kitabında da dile getirdiği bir sav var. O da Amerika’nın önayak olduğu Bakü-Tiflis-Ceylan petrol boru hattının tam da ayrılıkçıların çizdiği Kürdistan haritasının sınırını oluşturacak biçimde geçmesidir. Bunun ileride Türkiye’nin başına dert olup olmayacağını, Allah uzun ömür verirse, göreceğiz. Bu sav bazılarınca komplo teorisi olarak yorumlanabilir. Ama unutmayalım ki bölgede Amerika’nın çıkarları var ve ABD ikide bir ayrılıkçı Kürtleri kışkırtıyor. Ayrıca eski ABD Başkanı Wilson’un 1912’de çizdiği haritada doğumuzda hem Kürdistan, hem de Ermenistan kurulduğunu görüyoruz. (Merak edenler Banu Avar’ın “Hangi Dünya Düzeni?” adlı kitabına bakabilirler. Harita kitapta mevcuttur.) Tâ o zaman çizilmiş bir haritanın sorunlarını yaşıyoruz bugün. Ermenistan’ın sesi çok çıkmıyor, ama Kürtlerin sözcüsü olduğunu iddia eden bir grup açıkça özerklikten dem vuruyor. Özerkliğin sonucunda da tamamen ayrılacaklarını biliyorlar. Tamamen Türkiye’den kopacağız diyemedikleri için de özerklik istiyorlar. Dolayısıyla yazarın Bakü-Tiflis-Ceylan boru hattının ayrılıkçıların çizdiği hatla benzerlik taşıdığını belirtmesi insanın içine kurt düşürüyor işin içinde kötü bir niyet olabilir korkusuyla.

 

Kitaptaki bir haber dikkatimi çekiyor. 20 Aralık 2002’de Vatan gazetesinde yayımlanan habere göre DGM başsavcısı şunu demiş: “Türkiye üzerinde oynanan oyunları, irticaî faaliyetleri ve yabancı ülkelerin Türkiye’deki planlarını araştıran yazarların da tehlikede olduğunu düşünüyorum. Bu kişiler arasında benim bildiğim 3 önemli isim var: Metin Aydoğan, Oktay Sinanoğlu ve Cengiz Özakıncı. Bu isimlerin de mutlaka korunmaları gerekir.” Titriyorum bu satırları okurken. Uğur Mumcu aklıma geliyor. Benim daha ilkokul çağında olduğum sıralarda haince katledildi. Allah düşmanımın başına böyle bir ölüm vermesin! Paramparça oldu adamcağız. Vücudundan kopan parçaları toplamak bile mümkün değildi. Emperyalizmin üzerine gitmişti rahmetli Mumcu. Bu kirli ideolojinin Türkiye’nin başına ördüğü çorapları bir bir ifşa ediyordu. PKK terörünün Ermenistan ile bağlantısını araştırıyormuş o yıllar. Emperyalizmin damarına basması hunharca katledilmesine sebep oldu. Ve beni asıl ürküten şey Özakıncı gibi değerli bir aydınımızın da emperyalizmin kirli yüzünü açığa çıkaracak eserler yazmasıdır. Onun gibi aydınlar her zaman dünyaya gelmiyor. Tabii ki adını verdiği diğer yazarların tehlikede olduğunun söylenmesi de ürkütüyor beni. Çünkü bu yazarlar Atatürk’ün çizdiği yolda ilerleyen, sıkı ulusalcı, tam bağımsızlıktan yana olmaları yönünden ortak bir paydada birleşiyor. Böyle ulusalcı yazarlara ihtiyacımız var. Elbette sadece bunlar savunmuyor ülkemizi -zaten bunu iddia etmek bu üç yazar dışındaki herkesi ulusun çıkarlarını savunmamakla itham etmek olur- ama bu yazarlar diğer ulusalcı, ulusunu seven yazarlara göre çok daha ağır bir şekilde emperyalizmin damarına basıyorlar. Şöyle hikâye edebiliriz kısaca: Yuvadaki onurlu çocuk gaddar babasına isyan bayrağını çekiyor. “Yeter!” diyor çocuk, “Bana yaşattığın acılar yeter. Senin bu zulmünü, kirli çamaşırlarını, kanseverliğini dünya âleme anlatacağım.” diyor. Ve o çocuk büyük bir yazar olup çıkıyor zamanla. O tepemizdeki büyük babanın içyüzünü anlatıyor. Yazdığı kitaplar vatansevelerin elinden düşmüyor. Ve bu yüzden ulus devlet karşıtlarının bir numaralı düşmanı oluyor bu kişiler. Uğur Mumcu, Necip Hablemitoğlu, Ahmet Taner Kışlalı gibi birçok aydın ulus devlet düşmanları tarafından hedef tahtasına oturtuluyor. Bu aydınlar hunharca katledilirken DGM başsavcısının “uyarıcı” sözleri bu yazarların da tehlikede olduklarını düşündürüyor bana. Kitaplarını severek okuduğum bu üç yazar için endişelenmemek elde değil.Mumcu gibi aydınlarımız katledilmeseydi böyle düşünmezdik elbette.

 

Allah yüce Türk milletine, ulusalcılara, emperyalizmin pisliklerini ortaya dökmekten korkmayan gerçek aydınlarımıza, kalemini vatanının tam bağımsızlığı için oynatanlara zeval vermesin! Âmin!


İlginizi Çekebilir

Edebiyat Nedir ?

Kıyıya vurmuş bir balıktır edebiyat,çırpınarak denize ulaşmaya çalışan.Çırpınır insanlara ulaşmak için çoğu zaman.Nasıl ki denizdeki …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir