Home > Konular > Edebiyat (genel) > Deneme > Gezi Günlükleri, Gürültü Kirliliği, Diktatör ve Gezi’ye Bakış

Gezi Günlükleri, Gürültü Kirliliği, Diktatör ve Gezi’ye Bakış

Gezi eylemlerinini çeşitli sanat ürünlerine nasıl yansıdığını anlatmaya çalıştım bu denememde. Gezi’yi birçok yapıtta gördüğüm için böyle uzun bir yazı yazmak elzem oldu. Geriye okumak kaldı….


Türkiye’yi sarsan Gezi eylemleri sırasında Marmaris’te çalışıyordum. 12 saatlik gece mesaisinden sonra kahvaltı edip yatağa giriyor ve uyuyabildiğim kadar uyuyordum. Her gün her zamanki gibi en az bir saatimi kitap okumaya ayırıyordum. Geri kalan vaktimde geziyor, mescide gidip Diyanet İşleri Başkanlığının yayımladığı Türkçe mealli Kur-an’ı Kerim okuyor, kimi zaman da gazete alıp gündemden uzak kalmamaya çalışıyordum. Aslında gündemi takip etmekten hem sıkılmış hem de yorulmuştum. Çünkü Türkiye gündemi o kadar değişiyordu ki adamakıllı olarak bir konunun üzerinde durmanın imkânı yoktu. (Di’li geçmiş zaman kullanmama bakıp bu düşüncenin geçmişte kaldığını sanmayın. Hâlâ Türkiye’nin gündemi jet hızıyla değişmektedir.) Hangi birine kafa patlatacaksın, hangi birinin üzerine gideceksin, hangisinin doğru yazdığına inanacaksın! Bırakayım ne hâlleri varsa görsünler, didişip dursunlar, yesinler birbirlerini dedim; ben kitaplara ve işime bakayım sadece. Gelgelelim olmadı, rahat bırakmadı Türkiye. 2013 Mayıs’ının sonunda patlayan Gezi Parkı eylemleri beni Türkiye’nin içine çekti derhal. Gündemden kaçıp kurtulmak imkânsızdı. Bu riyakâr politika düzenini Allah’a havale edip arka plana geçmek Cumhuriyet’i biz gençlere emanet eden, koruyup kollama görevini bize yükleyen Atatürk’e saygısızlık etmek ve onun bıraktığı mirasa sahip çıkmamak demekti en başta. Bu ağır yükü kaldırabilmek için de boş değil, dolu beyinlere ihtiyaç vardı. Beyni doldurmak ise bilgiyle olurdu ancak. Bol bol okumakla olurdu. Etrafta olup bitenlere duyarsız kalmamak ile olurdu. Bilinçli olmakla olurdu. Türkiye’yi her tarafından yalan akan siyasilere bırakıp da zevküsefa sürmek, meydanı boş bırakmak olacak şey değildi. Hele Atatürk’ün kemikleri sızlamaz mıydı? Kolay yoldan para kazanma, uyuşturucu, seks, hovardalık, kahve köşelerinde vaktini çürütme peşinde koşup ömrünün baharını heba eden bir gençlik ideali yoktu onun kafasında elbette. İşte böyle Geziciler gibi vatanına milletine sahip çıkan bir gençlik düşlüyordu, arzuluyordu hiç kuşkusuz. Başıboş değildi ortalık; bunu özellikle hükümete, ardından hükümete yeterli ölçüde muhalefet edemeyen muhalefet partilerine göstereceklerdi. Meydanlar muhalefete ders verecek, asıl muhalefetin nasıl yapılacağını gösterecekti. Başsorumlu hükümet de ağzının payını alacaktı tabii ki. Zaten hükümetin başının altından çıkmıştı her şey. Taksim Gezi Parkı’nı dozer gibi ezip geçmeye ant içmişlerdi. Başsorumlu Topçu Kışlası ve AVM projisinde kararlı olduklarını vurguladı. Günah Gezicilerden çıkmıştı artık. Hükümete ders verilmesinin zamanı gelmişti.

Gezi Parkı olaylarını bana oteldeki tekniker arkadaşım haber verdi. Olaylar o kadar büyümüş ki neredeyse asker ile polisin çatışacağını söyledi. Çok felaket olayların olduğu ortadaydı. Bundan sonra gündemi takip etmeye başladım. Gazeteler alıp okudum. Penguen’in Gezi ile ilgili özel sayısını aldım. Başsorumlunun yalanlarını bir bir öğrendim. Daha sonra Emre Kongar ile Aykut Küçükkaya’nın birlikte çıkardığı “Gezi Direnişi” kitabını gördüm, ama almadım. Çünkü, bismillah olaylar tazeydi; olayları fırsat bilip daha ortalık durulmadan, ateş soğumadan kitap çıkarmak ticari kaygı güldüğünü düşündürdü bana. Daha sonraki günlerde polis şiddetine maruz kalan birçok gencin öldüğünü öğrendim. Uzun bir süre komada kaldıktan sonra ölen ve Gezi direnişinin akan son kanı Berkin Elvan ile birlikte ölen sayısı 12’ye ulaşmıştı. Bunların arasında bir polis de vardı. Yaralananların ise haddi hesabı yoktu. 7 bin küsür kişi yaralanmıştı. Onlarcası polisin kullandığı biber gazından dolayı zarar görmüştü. Bilanço ağırdı: kafa travmasına uğrayan 91, gözünü kaybeden 10, dalağı alınan bir kişi. (Kaynak: wikipedia.org) Yalnızca insanlar değil, maddi olarak da zarar gördü Türkiye. İçişleri Bakanlığının raporuna göre 140 milyon liralık zarar meydana geldi; 45 ambulans, 90 belediye otobüsü, 58 kamu binası, 214 özel araç ile 337 iş yeri hasara uğradı. (Kaynak: bugun.com.tr) Bunlar sadece hasarın bir kısmıydı.

Bingöl ve Bayburt dışındaki bütün illerde protesto gösterileri düzenlendi. Dolayısıyla Gezi direnişi Türkiye’yi a’dan z’ye sarsmıştı. İçten içe büyüyen, dalga dalga yayılan, içindeki öfkeyi kusma amacı güden, özgürlüğün hiç olmadığı kadar kısıtlanmasına tepki niteliği taşıyan Gezi eylemleri ülkede muhalefet partilerinin göstermediği tepkiyi göstermiş ve asıl muhalefetin sokakta beklediğini haykırmıştı. Yapmacık, hafif, suya sabuna dokunmayan tepkilerden asıl tepkiye geçiş herkesi şaşırtmıştı tabii ki. Özellikle de başsorumluyu… Ülke, on yıllık iktidar başsorumlunun özgürlükleri kısıtlayıcı yönetiminden bunalmış ve bir şeylerin değişmesi gerektiğine karar vermişti. Bu gidişattan memnun olmadığını başsorumluya belki de onu titretecek kadar göstermiş oldu böylelikle.

Türkiye böyle bir isyan görmedi. Türkiye böyle bir kalabalık görmedi. Türkiye böyle tek bir yumrukçasına birleşen insan topluluğu görmedi. Türkiye mahşer yerini andırıyordu. Ortalık biber gazından, gaz fişeğinden geçilmiyordu. İnsanlar yaralanıyor, bazıları komaya giriyor, bazıları ölüyordu. Eylemciler çok sert yöntemlerle susturulmaya çalışılıyordu. Tabii ki karşı tarafın eli armut toplamıyordu. Bu sert müdahale karşı tarafın polise karşı tavrını sertleştiriyordu. Tepki, tepkiyi doğuruyordu. Bu yüzden polisler de çok zarar gördü bu karmaşadan. Polisler işini yapıyordu aslında. Emir yukarıdan gelmişti. Emre itaat etmemek olmazdı. Başsorumlu her şeye kadirdi! Eylemcilere de polisler vasıtasıyla gereken cevabı verecekti. Eylemciler bir şekilde susturuldu, fakat bilanço çok ağırdı. Polislerin eylemcilere misliyle mukabele etmesi çok tatsız sonuçlar doğurdu. Başka türlü de olabilirdi. Gerçi, başsorumludan yumuşak bir tavır beklemek IŞİD’den (Irak-Şam İslam Devleti) merhamet dilemek kadar anlamsızdı.

Gezi olayları sadece sokakta kalmadı; filmlere, kitaplara, dergilere, müzik albümlerine, belgesellere taşındı. Mesaj iletilebilecek tüm kanallar kullanıldı. Gezi, bir dönüm noktasıydı ve ölümsüzleşmeliydi. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden beri böyle bir olaya şahit olunmamıştı. Bu bir ilkti ve bütün yayın yollarıyla dünya âleme duyurulmalıydı. Gezi, çeşitli sanat ürünleriyle yansıtıldı.

Gezi eylemleri, basılı olarak “Gezi Günlükleri” adı altında piyasaya sürüldü direnişin başlamasının hemen ardından. Yazılama Yayınevi tarafından Haziran 2013’te yayımlanan, Gamze Erbil’in hazırladığı Gezi Günlükleri bir fotoğraf albümünden oluşuyordu. Olaylar tazeliğini korurken çıkartılan bu kitap Gezi olaylarını belgelendiren ilk eser olarak tarihe geçti. Birbirinden farklı ve en özel fotoğrafların yer aldığı bu albümün tanıtım yazısının bir bölümü şöyleydi: “Her direniş bir uyanıştır. Şaşırtır, heyecanlandırır, mutlu eder ve zihin açar. Her direnişte kayıplar da olur. Üzer, öfkelendirir, biler. Kayıplara rağmen ve onların öfkesiyle, direniş gülümsetmeye devam eder. Kendi aklını, yaratıcılığını, kendi kültürünü şekillendirir. Son bir haftada çok şaşırdık, çok heyecanlandık, çok öfkelendik. En önemlisi de kendimize, insanımıza güvenimiz tazelendi, yaratıcılığımıza hayran kaldık.”

Beşinci baskısını edindiğim Gezi Günlükleri Türklerin ne kadar yaratıcı olduğunu ortaya koyuyordu gerçekten de. O duvar yazıları, o dövizler, o Kırmızılı Kadın, o Duran Adam ve daha neler neler… Bu fotoğraflara bakarken hayran kalmamak, gıpta etmemek elde değildi eylemcilere. Hele bu eşsiz görüntülere dalıp kendinizi o olayların içindeymiş gibi hayal ederken başka başka “vurucu”, “dokunan”, kolaylıkla hafızalarda yer edebilecek cümleler geliyor aklınıza. O sözlere bakıp üstüne siz de bir şeyler ekliyorsunuz. Ki bu hayal gücünü destekleyecek sözlere ortam hazırlamada başsorumlu başından beri elinden gelini yaptı; sahadaki direnenlere, Gezi’ye katılamayıp gönlü Gezi’den yana olanlara yeteri kadar malzeme bıraktı sağ olsun. Başsorumlu olmasaydı eğer Gezi bu kadar renk renk, bu kadar cıvıl cıvıl, bu kadar yaratıcılıkların had safhaya ulaştığı bir direniş olmazdı. Başsorumluya bir teşekkür borçluyuz öyleyse.

Gezi Günlükleri Gezi ile ilgili yayımlanan onlarca kitaptan biriydi sadece. Gezi Günlükleri fotoğraf albümü şeklindeydi. Daha sonra Gezi, roman olarak da ölümsüzlüğe kavuşturulacaktı. Emrah Serbes Gezi’yi -kısmen de olsa- romanlaştırıp “Deliduman” adı altında bir kitap sürdü piyasaya. Roman, Gezi’yi anlatmak için seçilen kanallardan yalnızca biriydi. Gezi, şiir olarak da kâğıtlara dökülecekti. “Gezi Direnişi Şiir Antolojisi”, “Gezi Parkı Destanı” Gezi’nin şiirsel yönünü sergileyen kitaplardandı. Müzik albümü ve belgesel de seçilen kanallar arasındaydı. Örneğin, adı “Bu Daha Başlangıç” olan bir belgesel çekildi. Aydınlık gazetesi CD olarak verdi okurlarına bu belgeseli. Örneğin Murder King grubu adı “Gürültü Kirliliği” olan bir albüm çıkardı. Daha sonra Mekanik’in “Diktatör” adlı albümünü gördüm. Bu iki albümü böyle metal müzik icra eden grupları desteklemek gerektiği düşüncesiyle satın aldım. Gözüme çarpanlar bunlar. Bu iki albümden bahsedeceğim şimdi.

D&R’da dolaşırken rastladım Gürültü Kirliliği’ne. Albümün ismini hafızama aldım ve şarkılarını akşamında dinledim. “Demokrasi” adlı şarkıya klip çekmişler. Başsorumluya dokunan şarkı sözleri ve heavy metal tarzındaki müzikleri hemen ilgimi çekti. Albüm Gezi’den sonra çıktığı için Gezi ile ilgili sandım şarkı sözlerini. Daha sonra internette grubun kimliğini araştırırken grupla yapılan söyleşilere rastladım hem yazılı hem kameralı. Murder King albümünü Gezi’den sonra yayımlamıştı, burası doğru. Gelgelelim, albümün Gezi’den sonra yayımlanması şarkı sözlerinin Gezi’den ilham alınarak yazıldığı anlamına gelmiyordu. Grup ile yapılan söyleşilerde grubun gitaristi Össan Deneç’in şarkı sözlerini 2011-2012 arasında kaleme aldığı belirtiliyordu. Çeşitli sebeplerden dolayı grup albümünü 2014’te çıkartmıştı. Yine de grubun Gezi ile hiçbir alakasının olmadığını söylemek doğru değil. Gezi’deki muhalefet neyse Gürültü Kirliliği’ndeki muhalefet de o çünkü. Aralarında kopmaz bir bağ var. Gezi’den önce kaleme alınan şarkı sözleri Gezi’yi müjdeliyor, Gezi’yi işaret ediyor sanki. Dolayısıyla, “ikisi birbirine düğümlenmiş” dersek abartmış sayılmayız. Ve Gezi olaylarının bu grubu daha da çekici hâle getirdiği de bir gerçek.

Her ne kadar Gezi’den önce de hiçbir şey güllük gülistanlık olmasa da Gezi olayları bir çığlığın toplu bir ifadesi, baskıdan bunalan insanların toplam isyanıdır. Bu toplu ifade sinema olsun, roman olsun, albüm olsun her şekilde kendini gösterecekti. Dolayısıyla Murder King’i Gezi’den nemalanmakla itham etmek yersizdir. Esas suç bu olağanüstü eylemlere bakıp susanlarda, gözlerini kapatanlarda, kulaklarını tıkayanlardadır. Eleştiri okları Murder King’e değil, bu kör, sağır ve dilsizlere yöneltilmelidir.

Diğer bir eleştirel albüm Mekanik’ten geldi. Gar Müzik tarafından piyasaya sürülen “Diktatör” albümünü yine D&R’da dolaşırken gördüm. İçimden dedim ki bu albüm de Gürültü Kirliliği gibi başsorumluya dokunduruyordur kuvvetle muhtemel. Arka kapağına baktım, hep muhalif şarkı isimleri: Kavgası Başladı, Kör Et ve Yönet, Kibir ve Cehalet, Hapsedilmiş Gerçeklik, Vur Kaç, Diktatör. Suya sabuna dokunmayan değil, suya sabuna dokunan şarkılar icra etmiş Türkiye’deki ender thrash metal gruplarından Mekanik. Diktatör de Gürültü Kirliliği gibi Gezi’den sonra piyasaya sürülen bir albüm. Onların da Murder King gibi Gezi’den güç aldıkları ortada. Başsorumlunun baskıcı yönetiminin dışavurumu olan Gezi haykırışı, direnişi Diktatör albümüyle de müziksel anlamda bir sanat eseri olarak hayat buldu, dirildi.

Sözün kısası -ki böylesine her şeyi etkilemiş bir konuda sözü kısaltmak o kadar da kolay olmasa da- Gezi direnişi sadece eylemcilerin eylemleriyle sınırlı kalmamış, başka şekillere bürünerek hayatın her alanına sirayet etmiştir. Müzik albümleri, belgeseller, romanlar, fotoğraf albümleri, şiir kitapları vb. akla gelebilecek her türlü yayın organı kullanılarak Gezi direnişine hayat verilmiş, bu eylemlerin canlı tutulması için her yol denenmiştir. Ve başsorumluyla derdi olan her sanatçı Gezi malzemesini hangi alanlarda eser üretiyorsa o alanlarda yoğurmuş, pişirmiş, kullanmıştır. Şunu eklememiz gerek: Gezi olmasaydı bütün bu sanat  eserleri ortaya çıkmayacak mıydı? Elbette ki çıkacaktı. Gelgelelim Gezi sanat ürünlerinin ortaya çıkışı sürecini biraz daha hızlandırdı, ateşledi, kısalttı. Çünkü başsorumlu başımızda olduğu müddetçe illa ki bu yapıtlar gün yüzüne çıkacaktı. Ama er ya da geç… Belki biraz daha hafif, belki biraz da sert… Çünkü yılları arkasına alan birikmiş bir öfke, suskunluk vardı. Sınırlar ve nefesler her geçen gün daralıyordu. Ayrıca, başsorumludan öncesi de hiç de çiçek bahçesini andırmıyordu. Türkiye’nin yakın tarihi faili meçhul cinayetler, darbeler, suikastler, terörizm vb. bin türlü üzüntü verici olay içeren kanlı bir arenaydı. Elbette Gezi bunlardan bağımsız değildi. Bütün bunlara başsorumlunun “her şeyi ben bilirim” kibirliliği de eklenince Gezi’nin patlaması kaçınılmazdı.

Bundan sonra Gezi ruhu ayakta kalır mı kalmaz mı bilinmez. Ama bu ruhun ayakta kalması için her yolun denendiği şüphesiz. Yine de her şeyi zaman gösterecektir deyip son noktayı koyalım.


İlginizi Çekebilir

Edebiyat Nedir ?

Kıyıya vurmuş bir balıktır edebiyat,çırpınarak denize ulaşmaya çalışan.Çırpınır insanlara ulaşmak için çoğu zaman.Nasıl ki denizdeki …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir